6 Kasım 2009 Cuma

AŞİRET KAVRAMI VE SİYASAL NİTELİĞİ

Aşiret Kavramı:



“Aşiret” kavramı genellikle göçebe-hayvancı toplumların örgütlenme biçimi olarak ele alınmaktadır. Bu indirgemeci bakış açısının en belirgin özelliği, “aşiret tipi örgütlenmeyi modern devlete açılımı olan feodal örgütlenmeden geri, soy-temelli ve neredeyse bütün Orta Asya, Ön Asya, Afrika, yerli Amerika ve Okyanusya toplumları için ortak bir örgütlenme biçimi olarak görme eğilimidir. Bu indirgeme, batı antropolojisinin terminolojisine de yansır. Bütün bu geniş coğrafyada, bütün örgütlenme ve üretim çeşitliliği tek bir kavramın sınırları içerisine hapsedilir: tribe, yani literal Türkçe çevirisi ile “kabile”.” (Aydın 2004:9)


Aydın’a göre “Büyük insan ve/veya hayvan topluluklarını sevk ve idare etme bu topluluklara yetecek ve doyum sağlayacak şekilde toprağı kontrol etme gereği ve bu toprak üzerindeki iktisadi faaliyeti örgütleme faaliyeti, hem avcı toplayıcılardan hem de Afrikalı, Amerikalı, Okyanusyalı kabile toplumlarından farklı ve daha karmaşık bir örüntünün hayata geçirilmesini zorlamıştır.” (Aydın 2004:10)


Aydın’a göre; “Klasik antropoloji çalışmaları kandaşlık esasına dayanan, baba soyu izlenen ve genellikle en büyük ya da saygın erkeğin şef olduğu bir kabile tanımına ulaşır. Bu tanım genelleştirilir ve kabile, batı dışındaki bütün “geleneksel veya ilkel” toplumlara özgü ortak bir toplumsal örgütlenme modeli olarak tanımlanır.” Aydın’a göre, Morgan, Engels, Durkheim, Tönnies, Maine ve Weber’de hep bu oryantalist yaklaşım esastır. Buna karşılık kabileye nazaran “aşiret örgütlenmesinde aşiretin alt birimleri arasındaki kandaşlık ilişkisi genellikle evlilikler yoluyla kurulur ve bu geçici bir durumdur. Zira oluşan yeni koşullara bağlı olarak, aşiretin içindeki birimlerin başka gruplara katılmaları ya da başka gruplara mensup birimlerin aşirete katılmaları her zaman mümkündür. Bu nedenle kabile örgütlenmesinin esasını konik klan modeli oluştururken, aşiret modelinde hakim akrabalık ilişkisi dallanan (segmentary) soy sistemidir.” (Aydın 2004:10-1)


Sahlins; “kabilenin” bir tür evrim aşamasında bulunan özel bir topluluk türü olarak formule edilmesi gerektiğini söylemektedir. Bu evrim sürecinde kabileler (neolitik üretim teknikleri olan, eşitlikçi ve klan esaslı siyasi örgütlenmeleriyle) basit avcı topluluklarla daha karmaşık beylikler ve devletler arasında bir yerdedirler. (Akt. Tapper 2004:24) Bu önermeyi Tapper’da doğrulamaktadır. (Tapper 2004:24)


Evans-Pritchard; Sudan’daki Nuerlerle ilgili olarak yaptığı analizlerde, “kabileler topluluğunu, bölgelerinin sınırlarıyla ve iç anlaşmazlıkların çözümlenmesinde başvurulan yöntemlerle tanımlanan siyasi gruplar oluşturur” demektedir. (Akt. Tapper 2004:24)

Bununla beraber Tapper’a göre “kabileyi, kültür ve dil bağı bulunan “ilkel toplum” olarak kullanmak, sadece ölçek, karmaşıklık ve birliğin olmaması temelinden yola çıkılsa bile, “kabile” ya da “ilkel toplum” denilemeyecek olan Araplar, Berberiler, Türkler, Farslar, Kürtler, Peştular, Beluciler gibi önemli kültür-dil gruplaşmaları için uygun değildir.” (Tapper 2004:26)


Tapper; 250.000 kişilik Rwala kabilesi, İran’daki Bahtiyarî Lurları (500 bin nüfuslu) veya Afganistan’daki Durranî Peştuları (2 milyon nüfuslu) gibi Arap olmayan çok daha geniş grupların, aynı nedenlerle “kabile” olarak tanımlanmasından bahsetmektedir. (Tapper 2004:26)


““Kabile” kategorisi geleneksel olarak göçebelerle eş anlamlı hale gelmiş” olmasına karşın Tapper’a göre; “kabilelerde ne kırsallıkta bir üretim sistemi olarak ne de göçebelikte hareket halinde bir yaşam tarzı olarak, toprak ve kabile reisliği gibi siyasi terimlerle tanımlanan veya kültürel olarak ortak soydan gelme şeklinde açıklanan bir örgütlenme söz konusudur.” (Tapper 2004:28)


Tapper’a göre; “Ortadoğu’da ve Orta Asya’da kabilelerin mutlaka soy grupları olarak örgütlenmiş göçebe-çobanlar olduğu savında ısrar etmek çoğu zaman Anadolu, İran ve Afganistan’da yaşayan hem yerleşik eker-biçerleri (tarımcıları) hem de kırsal göçebeleri içinde barındıran bileşim olarak karmaşık ve farklı cinslerden oluşan başlıca kabile gruplarını yok saymak anlamına gelir. Bu nedenle, Afganistan’daki Peştuların çoğu çiftçi veya tüccardır. Bunlarda kırsallık veya göçebelik ya hiç yoktur veya çok azdır. İran’da yaşayan Kaşkay, Bahtiyari, Kürt, Beluci, Türkmen ve Şahseven gibi tanınmış gruplar en azından kısmen yerleşik hale gelmiş çiftçilerdir. Tapper’a göre bunların hiç biri kabile değildir ve ancak “beylikler” veya “ön-devletler” olarak tanımlanabilir. (Tapper 2004:29)


Tapper aşiret kavramının şöyle anlaşılmasını savunmaktadır. “Her zaman, analitik bir kavram olarak “kabile”nin en iyi anlatım biçiminin, bir düşünce biçimi, bir gerçekliğin inşası, bir eylem modeli, temelde merkezi devletin mevcut kurumlarına karşıt bir toplumsal örgütlenme tarzı olarak tanımlanması olduğunu savundum. Tam karşıtlığı olan bir terminoloji kıyaslamada yardımcı olabilir, fakat davranışı açıklaması veya yerel sınıflandırmaların ve anlayış biçimlerinin yeterince doğru çevrilmesini sağlaması olasılığı yoktur.” (Tapper 2004:31)




Aşiretlerin siyasal niteliği:



“Denetimleri altında tutmak iddiasında oldukları topraklarda yaşayanların tescil edilmeleri ve vergilendirilmelerini isteyen yerleşik devlet yönetimlerinin, gerek kabile halklarına, birbirleriyle ve şefleriyle olan bağlantıları açısından ve gerekse sık sık değişen yerleşim yerleri açısından takındıkları tavırlar geleneksel olarak duruma göre değişmiştir. İlk çağlardaki pek çok devlet göçebe-çoban kabilelerden alınmış onlarca, yüzlerce, binlerce askerin oluşturduğu örgütlenmiş askeri güçlere dayanarak kurulmuştur. Yöneticiler topraklarının stratejik bölgelerinde göçebe-çobanlığı teşvik etmiş ve zaman zaman fiilen kabileler, kabile örgütleri ve kabile şefleri yaratmışlardır.” (Tapper 2004: 29)


“Hükümetlerin görüş açısından, en özerk kırsal halk topluluğunun bile belirli ve tanımlanabilir bir örgüt modeli ve temsilcileri olarak kabul edilebilecek nderlerinin olması beklenmiştir. Böyle bir modeli veya önderi olmayanların ise, bir model oluşturmaları ve bir önder sahibi olmaları teşvik edilmiştir. Bazı kırsal ve göçebe halklar, bu tür önderler edinmeyerek veya tanınabilir “kabilesel” örgüt biçimleri oluşturmayarak hükümet kontrolü altına girmekten ve sömürülmekten, hatta tarihçilerin dikkatini çekmekten kaçınmıştır. Hükümetlerin yarattığı ve hatta adları kayıtlarda bu şekilde geçen kabileler, yalnızca kağıt üzerinde var olmuştur.” (Tapper 2004: 29-30)


Tapper; kabilelerin siyasi nitelikli mi yoksa kültürel nitelikli mi olduğu tartışmaları sürerken, kabilelerin ve kabile kültürünün gelecekte oynayacağı rol konusunda ulusal düzeyde yapılan siyasi tartışmaları da belirsizliğe itmesinden bahsetmektedir. (Tapper 2004: 27)


Ülkemizde de aşiretler hakkındaki siyasal tartışmalarda bu belirsizlik gözlemlenmektedir.

Bu konuda Özgen’in Türkiye’nin güneydoğusunda aşiret hakkında olan çalışmasını anmakta yarar vardır. Özgen; “Bizim” ismini verdiği yerleşim bölgesi hakkında yaptığı araştırmada şunları söylemektedir.


“Bizim’in tarihinde, devletten yana olup olmamayı, asiliği anlatan en önemli şifre “daği olmak”tır. Daği olmak, (dağlılık), üç ana dönemde üç farklı biçimde açıklanır: devlete karşı veya ondan tarafta olmanın stresinin ilk göstergeleri, Dekşuri veya Haverki olmaktır. Bununla “Dübendi” denilen, çeşitli alt aşiretleri toplayan iki konfederasyondan sözedilir: Haverkiler ve Dekşuriler. İlk dönemler için dağlılık, haverkan olmaktır.Bruinessen, Haverki aşiretinin 24 aşiretli-bazıları Süryani ve Yezidi de olan-büyük bir konfederasyon olduğundan bahseder. 1860’larda Haco Ağa’yla beliren bu siyasi-aşiri örgütlenme yani Haverki / Dekşuri ayrımı, 1950’li yıllara kadar süregelmiştir. (Bruinessen, Akt. Özgen 200?:7) Cumhuriyetin ilk yıllarında önceleri “Cumhuriyetten yana olup olmama”, sonra ‘İngiliz ve/ya Fransızlarla ittifak edip etmeme’yle, daha sonraları da ‘Dersim İsyanına iştirak ve Hoybun Örgütü’yle birlikte söylencelenerek beslenen bu çelişki; yani Dübendi denilen iki benden birisine ait olmak çelişkisi, azalarak da olsa zaman zaman belirmekte ve varlığını sürdürmektedir.” (Özgen 200?:7)


Özgen’e göre; “ikinci çatışma şifresi olan “göçebelik ve yerleşiklik” başka bir çatışma aksını anlatır: Koçer (göçebe) ya da Demanen (yerleşik) olmak, bir sosyal yapının neredeyse tüm özelliklerini belirleyen en önemli unsur ve en önemli çatışma noktası sayılmaktadır.” (Özgen 200?: 7)


Özgen’e göre “toprak mülkiyetine sahip olup olmama” ile dolayımlı olarak anlatılan dönemlerde “asi olmanın, karşı olmanın yani daği olmanın göstergesi, göçer aşiretten olmak, yerleşmeyi reddetmek yani koçerliktir.” (Özgen 200?: 7) Özgen’e göre; “son yirmi yılda ise dağilik bazen PKK’dan yana olmak, bazen devletten yana olmamak, bazen de devlete isyan için dağa çıkmak anlamına gelmektedir.” Hatta Özgen, “bunların hepsinin birbirinin yerine kullanılabilmesini”, ““dağa gitmek” metaforunun daha çok kullanılıp üretilmesini” yine bu durumun “Dahkak miti” gibi “gelenekler aracılığıyla desteklenmesi sebebiyle” dağilik metaforu ve bunun etrafında gelişen metonimlerin çözülmesinin önemine işaret etmektedir. (Özgen 200?: 7-8)


Özgen’e göre; “ilginç olan durum “dağa çıkma” “dağda”, “dağlılık vb.” metaforlarının çoğu devletin yereldeki temsilcileri kadar, merkezin retoriğinde de aynı anlamları ifade …” ediyor olmasıdır. “Öyle ki, daği olmanın hiçbir dönemde, bu dönemdeki kadar ortak bir kabulle metaforlaşmadığını söyleyebiliriz. Belki de ilk kez, devletin retoriği, ona karşıt olsun olmasın vatandaşının retoriğiyle aynılaşmıştır, aynı terim aynı yolla kavramlaştırılmıştır. Askeri ve militer bir kavram olarak dağ, hem devletin hem TSK’nın hem de isyan edenin dilinde “Kürt” ve “etnik” terimlerini “isyancı”yla eşleştirmiştir.” (Özgen 200?: 8)


Sonuç:


Özgen’in kavramlaştırmasının Tapper’ın kavramlaştırması ile paralel olduğu görülmektedir. Aşiret kavramının, merkezi otorite yani devletin zıttı bir kavram olarak ele alınması, bu alanda yapılacak çalışmalar açısından yararlı olacak gibidir.


“Barth; Basserilerin ekonomik, toplumsal, dini ve siyasi örgütlenmelerinin belli tarihi, ekonomik ve siyasi şartlara çok bağlı olduğunu açıkça vurgulamıştır.” (Akt. Tapper 2004:46) Bununla birlikte İbn-i Haldun göçebeler ve yerleşik yaşam için; “eğer iki taraf sayıca ve kuvvetçe eşitse, göçebe yaşama daha alışkın olan zaferi elde eder. Göçebe asker doğmuş bir kimsedir. Gündelik olanaklarıyla, yani atı, teçhizatı ve yedek yiyeceğiyle sefere çıkmaya her zaman hazırdır. Aynı zamanda yerleşiklerin tamamen yabancısı olduğu bir mekan duygusu onun hizmetindedir.”( Bloch, 1995: 64, akt. Özgen 200?:12)

Özgen’e göre “buradaki mekandan kasıt tam da Deştilerin anlattığı dağiliktir. Yani, özgürlükle eşdeğer tutulan bir serbesti hali, dahası bu halin onaylanması ve yüceltilmesi.” (Özgen 200?: 12) Anlaşılan göçebe kültürü merkezi otorite, yerleşik yaşam ve belki kalkınma hevesliliğine karşı her dönemde farklı varolma stratejisi yaratmaktadır.


Göçebe yaşamın modernite karşısındaki varlığı acaba İbn-i Haldun’un bahsettiği avantajlara hala sahip midir?


Tapper; Şahseven tarihi için şunları söylemektedir. “kaynakların özelliği bunun büyük ölçüde bir hanedanlar, önderler ve bu adı taşıyan yandaşlardan oluşan gruplar (aşiretler, konfederasyonlar) ve bunların devletle ilişkilerinin tarihi olmasıdır. Sıradan göçebelerin, bunların hanelerinin ve obalarının (ve kadınlarının) ele alındığı durumlar hemen hemen hiç yoktur veya çok azdır. Göçebelerin kayıt anlamı taşıyan belgeler oluşturma alışkanlıkları yoktur. Belli bir önderin yakın çevresinde bulundukları veya kendileri önder oldukları zamanlar dışında “tarih” de yoktur.” demektedir. (Tapper 2004:67) Bu durum aşiretler hakkında araştırma yapacak ve yorumlayacak kişilerin ne kadar güç bir kavramla karşı karşıya olduğunu özetlemektedir.





------------------------------------------------



Kaynaklar



ÖZGEN, H. Neşe, “Devlet, Sınır, Aşiret: Aşiretin Etnik Bir Kimlik Olarak
Yeniden İnşası” İzmir,200?

TAPPER, Richard, “İran’ın Sınır Boylarında Göçebeler; Şahsevenlerin
Toplumsal ve Politik Tarihi”, (Çev: F. Dilek Özdemir) İmge Kitabevi yay. Ankara, 2004

YABAN DÜŞÜNCE CLAUDE LÉVI-STRAUSS

CLAUDE LÉVI-STRAUSS



Bu çalışma da Claude Lévi-Strauss'un Yaban Düşünce (1962) ismindeki çalışması irdelenecektir. Ancak yaban düşünceye geçmeden, Lévi-Strauss hakkında bazı öncül bilgilendirmelere yer vermek önemlidir. Nitekim yaban düşünce, yazarın önceki çalışmalarının devamı niteliğindedir. Hatta Tahsin Yücel'e göre tüm çalışmalarının “kavşak noktası”dır. ( Lévi-Strauss “introduction” 1984:17)

Antropolojide yapısalcılığın kurucusu olarak geçen Lévi-Strauss, tarihsel literatürde tam anlamıyla Saussure'ün öngörüsünü tanımlayan-tamamlayan kişiye denk düştüğü gözlemlenebilir. Saussure 1906-11 yılları arasında verdiği dilbilim derslerinde, henüz varolmayan bir bilim alanından bahsederken, Lévi-Strauss 1945'ten itibaren yayımladığı bir makale ve 1949'da yayımladığı Akrabalığın Temel Yapıları isimli çalışmasından itibaren bahsedilen bilimi kurmaya başlamıştır. 1 Saussure şöyle söylemekteydi.

“Demek ki, göstergelerin toplum yaşamı içindeki yaşamını inceleyecek bir bilim tasarlanabilir: Toplumsal ruhbilime, bunun sonucu olarak da genel ruhbilime bağlanacak bir bilim. Göstergebilim (Fr. semiologie).



Totemcilik ve Malinowski Eleştirisi


Lévi-Strauss daha kitabının başında Malinowski'nin yaptığı yanlıştan bahsetmektedir. ( Lévi-Strauss 2002: 27) Bu yanlış ilkellerin totemsel bitki ve hayvanlara ilgisinin yalnızca midelerinin yakınmalarından kaynaklandığı yönündeki bakış açısıdır. Lévi-Strauss, bu sorunu araştırmacılarda bulmaktadır. ““ilkeller”in basitlik ve kabalığına dayalı önyargılar, birçok durumlarda, budunbilimcileri bilinçli, karmaşık, tutarlı sınıflandırma dizgeleri konusunda bilgi toplamaktan caydırmış olmasaydı, bu örnekler [bahsedildiği üzere Lévi-Strauss raporları taramaktadır ancak azlığından da şikayet etmektedir] çok daha fazla olurdu. Fazla acele davranarak düşünsel düzeyin ekonomik ve teknik düzeye denk olduğu sonucuna vardıklarından, bu dizgelerin varlığını çok düşük bir ekonomik ve teknik düzeyle bulacakları kuşku götürmezdi.” ( Lévi-Strauss 1984: 63) Tahsin Yücel, Lévi-Strauss'un Malinowski eleştirisiyle ilgili totemcilik adlı eserinden bir kısmı aktararak kaynak sağlamaktadır. Buna göre; yukarıdaki sorun yani araştırmacıların yeterince bilgi toplamadan büyük ağırlığı doğaya vererek açıklamalarına örnek; “Malinowski, Büyü, bilim ve din adlı yapıtında, sorunu hemen doğaya bağlayarak "Girilmedik ormandan yabanılın midesine, sonra da kafasına giden yol kısadır: dünya ona yalnızca yararlı hayvan ve bitki türlerinin, öncelikle de yenilebilir olanlarının belirginleştiği bir bulanık tablo olarak sunar kendini," dedikten sonra, "Totemcilik ortamdan kendisine yararlı olabilecek şeyi çıkarma çabasında ve yaşam savaşında ilkel insana dinin getirdiği bir kutsama olarak görünüyor bize," diye ekleyerek totemciliği 'doğal koşulların doğal sonucu' durumuna getirir. (akt. Yücel 2005: 73) Başka birçok budunbilimci de paylaşır bu görüşü, örneğin 'Malinowski için olduğu gibi Radcliffe-Brown'in ilk kuramına göre de bir hayvan ancak "yenilebilir"se "totemsel" olur'. (akt. Yücel 2005: 73)

Tahsin Yücel bu durumu Lévi-Strauss'tan şu şekilde özetleyerek eleştirir. “Böyle bir görüşü her şeyden önce totemsel hayvan, bitki ve nesnelerin çeşitliliği ve çoklarının yarar açısından önemsizliği yalanlar: aynı toplum içinde kanarya, kumru, tavuk gibi kuşlar da totemsel yasak konusudur, timsah ve yılan gibi sürüngenler de; çekirge de yasaktan payını alır, keçi, koyun, kedi, köpek ve maymun da. Lévi-Strauss'a göre ise “hayvan, "totem" ya da bağlandığı tür hiçbir durumda dirimsel bir kendilik olarak anlaşılamaz; bir organizma -yani bir dizge- ve bir türün türümü olarak, eşsüremlilik ya da artsüremlilik, somut ya da soyut, doğa ya da ekin düzleminde, herhangi bir alanı bölmek ya da yeniden toparlamak için pek çok olanak sağlayan bir kavramsal araç olarak belirir.” demektedir. (Lévi-Strauss 1984: 167)

“Lévi-Strauss'a göre, Malinowski'nin içkin bir biçimde dayanır göründüğü ruh hekimliği de 'doğal koşulların doğal sonucu' diye sunulan savların tam tersini gösterir bize: "hastaların davranışları simgeseldir, yorumları da bir 'dilbilgisi'ne, yani her izge gibi doğası gereği birey-ötesi bir izgeye bağlanır. Bu davranışlara sıkıntı eşlik edebilir, ama onları sıkıntı doğurmamıştır. Malinowski'nin temel kusuru en iyi olasılıkla bir sonuç, ya da eşanlı bir olgu olan şeyi bir neden olarak ele almaktır." Ne var ki, gene Lévi-Strauss'a göre, sonucu neden olarak gösteren bu tutum Batılı bilim adamının ilkel denilen toplumları kendi toplumundan ayrı toplumlar olarak göstermesini kolaylaştırmış, onları her zaman doğa içine atmasına yol açmasa da en azından doğa karşısındaki tutumuna göre sınıflandırmasını sağlamıştır. Yapısal dilbilimse, insanın bulunduğu her yerde ekinin varlığını kesinler.” 3(Yücel 2005: 74)

Lévi-Strauss yabanıllık konusunu ise şöyle sonuçlandırmaktadır. “Örneğin Cushing gibi kavrayışlı oldukları kadar da ender soruşturmacılara borçlu olduğumuz eski gözlemlerin birtakım kural dışı durumları göstermek şöyle dursun, ilkel toplumlarda son derece yaygın olan bilgi ve düşünce biçimlerini belirttiklerini yeni yeni farketmeye başlıyoruz. Bu nedenle, ilkellik konusunda edindiğimiz bu geleneksel imgenin değişmesi gerekir. «Yabanıl», hiçbir zaman ve hiçbir yerde, bizim çoğu kez tasarlamaktan hoşlandığımız şu hayvanlık koşulunu ancak aşmış, hâlâ gereksinim ve içgüdülerinin tutsağı olmaktan kurtulamamış varlık olmamıştır kuşkusuz, şu duygusallığın egemenliği altında, şaşkınlık ve katılım içinde boğulmuş bilinç de olmamıştır. Andığımız örnekler ve bunlara ekleyebileceğimiz daha başkaları, eskil çağla orta çağın doğalcı ve hermesçilerinin: Galien'in, Pline'in, Hermes Trismegiste'in, Albert le Grand'ın kurgulamasına yaklaşan bir kurgulamanın her türlü uygulamasında ustalaşmış bir düşünceden yana tanıklık etmektedir. Bu bakımdan, «totemsel» sınıflandırmalar, Yunanlılarla Romalıların zeytin ağacı, meşe, defne, sukeneviri, vb. çelenklerinde dile gelen bitkisel belirtkeciliğinden, ya da, ortaçağ kilisesinde bile şenliğin türüne göre, koro yeri kuru ot, saz, sarmaşık ya da kumla kaplanarak gerçekleştirilen belirtkecilikten sanıldığı kadar uzak değildir belki.” 4(Lévi-Strauss 2002: 68)




Bitki Terminolojisi



Kitap boyunca sayısız örneklerle donattığı “ilkel” denen toplumların bitki terminolojisinin bir kısmı şöyledir: “Güney Kaliforniya'nın bugün ancak pek ender birkaç beyaz ailenin yaşayabildiği çölümsü bölgelerinde, sayıları birkaç bini bulan yerli Coahuilla'lar doğal kaynakları bir türlü tüketemiyor, bolluk içinde yaşıyorlardı. Çünkü, görünüşte çok yoksul olan bu ülkede, bu insanlar en azından 60 besinsel bitkiyle 28 uyuşturucu, uyarıcı ya da şifalı nitelikte bitki tanıyorlardı (Barrows). Seminole'lerden tek bir bilgi-verici 250 bitki türü ve çeşidi tanır (Sturtevant) Hopi'lerce tanınan 350 bitki belirlenmiştir. Navaho'larda bu sayı 500'ü de aşar. Filipinler'in güneyinde yaşayan Subanun'ların bitkibilimsel sözcük dağarcığı 1000 terimi fazlasıyla aşar (Frake), Hanunoo'larınki 2000'e yaklaşır. M. Sillans, tek bir Gabonlu bilgi-vericiyle çalıştıktan sonra, bir süre önce, birbirine komşu, 12, 13 boyun dil ve lehçelerinde yer alan yaklaşık 8000 terimden oluşmuş bir budunbilimsel-bitkibilimsel dizelge yayımlamıştır (Walker ve Sillans). Marcel Griaule ve yardımcılarının Sudan'da elde etttikleri, büyük bir bölümü yayımlanmamış sonuçlar da aynı ölçüde şaşırtıcı olacağa benzemektedir.” (Levis-Strauss 2002:30)

Tahsin Yücel ise bu kısmı şöyle açıklamaktadır. “Lévi-Strauss, ünlü Yaban düşünce'sinde, pek çok tanıklıktan, bu arada, "Genel olarak, Guaranilerin adlandırmalarının iyi düşünülmüş bir dizge oluşturduğu ve -küçücük bir farklılık bir yana- bizim bilimsel terimlerimizle belirli bir benzerlik gösterdiği söylenebilir. Bu ilkel yerliler doğadaki nesnelerin adlandırılmasını rastlantıya bırakmıyor, türlerin özelliklerine en iyi uyan terimleri kararlaştırmak için boy kurulları oluşturuyor, öbek ve altöbekleri tam bir doğrulukla sınıflandırıyorlardı," diyen Dennler'den, özel adlarla totemsel adlar arasındaki bağı saptayarak "Totemsel dizge (Iatmullarınki) ayrı dizilerden gelen özel adlar açısından şaşılacak derecede zengindir; öyle ki, her birey oymağının totemsel atalarının -ruhlar, kuşlar, yıldızlar, memeliler, çömlek ve alet gibi araçlar, vb.- adlarını taşır; aynı bireyin 30 ya da daha fazla adı olabilir. Her oymak elinde böyle çok heceli ve kökeni gizli söylenlere gönderen birkaç yüz ata adı bulundurur," diyen Bateson'dan, "Bugün Tiwilerin sayısının 1100'ü bulmasına ya da buna çok yakın olmasına, her kişinin de ortalama 3 adı bulunmasına karşın, bu 3300 adı titizlikle inceledikten sonra, birbirine özdeş iki ad bulamıyoruz," diyen Hart'tan, vb. Yararlanarak, tarihsel toplumlar da işin içinde olmak üzere, değişik toplumlarda, değişik özel ad dizgelerinin benzersiz bir çözümlemesini yapar. Böylece, bir kez daha, ekinin egemenliğini kesinler. Örneğin Cheppewalarda totemleri aynı olan kişilerin, farklı boylardan, farklı köylerden oldukları zaman bile, birbirlerini akraba saymaları, bir kişinin, yakın akrabalarından biri yaşamında ilk kez gördüğü, ama totemi kendisininkinin aynı olan bir yabancıyla kavga ederken, kendi akrabasına karşı bu yabancıyı tutması da olsa olsa ekinin belirleyici üstünlüğünü kanıtlar.” (Yücel 2005: 75-6)


Lévi-Strauss bununla da kalmaz şöyle bir tespite yaklaşır. “Bilgilerimizin bugünkü durumunda, 2000 rakamı, büyüklük basamağı olarak, sözlü geleneğe dayalı budunbilim-hayvanbilim ve budunbilim-bitkibilimlerin bellek ve tanımlama gücünün eşiğine denk düşer gibi görünmektedir. Bu eşiğin iletişim kuramı açısından birtakım anlamlı özellikleri bulunup bulunmadığını bilmek ilginç olurdu.” (Lévi-Strauss 2002: 189) Bu durum yazarın belirlemeye çalıştığı tutumu göstermektedir.

Lévi-Strauss yalnızca “ilkel” denilen toplulukların zihinsel faaliyetlerinin eksiksiz olduğunu belirlemez aynı zamanda günümüz insanının da aynı düşünce aracılığıyla tersten okumasını yapar. Kitap yine buna benzer örneklerle doludur. Lienhardt'tan aktardığı bir örnekte Dinka'lara oymak tanrısı olarak kimi seçmesi gerektiğini soran araştırmacıya yazı makinesi, kağıt ya da kamyonu önerirler. Ne de olsa bu nesneler halkına yarar sağlamış ve atalardan miras kalmıştır, (Lévi-Strauss 2002: 151) ya da başka bir bölümde şöyle söylemektedir; “Öyleyse, biçimsel açıdan bakınca, yeni bulunmuş bir bitkiye -buraya daha önceden geçirilmemiş olsa bile- dizgenin kendisine hazırladığı Elaphontopus Spicatus Aubl. konumunu veren bitkibilimci ya da hayvanbilimciyle, topluluğun yeni bir üyesine Yaşlı-bizonun-aşınmış-toynağı adını vererek onun toplumsal dizisini tanımlayan Omaha rahibi arasında köklü bir fark yoktur. Her ikisi de ne yaptığını bilmektedir.” ( Lévi-Strauss 2002: 256)






Yaptakçılık



Lévi-Strauss eserinde bir de yöntem oluşturmaktadır. Yaptakçılık olarak tanımladığı bu yöntemi Türkçe'de “usta” diyebileceğimiz kişilere benzer bir uğraşıdan almıştır. “Günümüzde de, bricoleur (yaptakçı) dediğimiz kişi, meslek adamının kullandığından daha dolambaçlı araçlar kullanarak elleriyle çalışan kişi olarak kalır. Söylensel düşüncenin özelliği de anlatacağı şeyi karışık öğelerden oluşan ve geniş olmakla birlikte sınırlı kalan bir repertuar yardımıyla anlatmaktır; amaçladığı iş ne olursa olsun, bunu kullanmak zorundadır, çünkü elinin altında başka hiçbir şey yoktur. Böylelikle, söylen bir tür düşünsel yaptakçılık olarak belirir, aralarında gözlemlediğimiz bağıntılar da bununla açıklanır. ... Yaptakçı, birbirinden farklı pek çok işi gerçekleştirebilir; ama, mühendisten farklı olarak, bunların her birini tasarısına göre düşünülüp sağlanmış hammadde ve aletlerin elde edilmesine bağlamaz: araç evreni kapalıdır, oyunun kuralı da yapacağını “elde bulunanlarla”, yani her an sınırlı sayıda, üstelik ayrışık araç ve gereçlerle yapmaya çalışmaktır, çünkü elindeki bütünün bileşimi ne o dakikanın tasarısıyla bağıntılıdır, ne de herhangi bir özel tasarıyla; stoku yenilemek ya da zenginleştirmek, ya da onu daha önceki yapma ve bozmaların kalıntılarıyla sürdürmek yolunda çıkmış fırsatların rastlantısal sonucudur. Öyleyse yaptakçının araçlarının bütünü bir tasarıyla tanımlanamaz (böyle olsa, hiç hiç değilse kuramsal açıdan, mühendislikte olduğu gibi, ne kadar tasarı türü varsa, o kadar araç bütünü gerekirdi); yalnızca araçsallığıyla tanımlanır bu bütün; çünkü öğeleri, yaptakçılık düşkünü kişinin kendi deyimiyle, “nasıl olsa bir işe yarar” ilkesi uyarınca toplanıp saklanmıştır.” (Lévi-Strauss 2002: 42-3) Lévi-Strauss'un çoğunlukla böyle müphem bir yöntem kullandığı için eleştirilere maruz kaldığı söylenebilir. Ancak bu yöntem arayışı daha sonralarda Foucault'un arkeoloji5 ismini verdiği yönteme de benzemektedir. Foucault cinselliğin, deliliğin, hapishanelerin ya da insan bilimlerinin geçmişini irdelerken çalışmalarını “tarih” olarak adlandırmamakta arkeoloji diye adlandırmaktadır. Bunun sebebi geride kalmış, ötelenmiş olguların tarihini yapacak kadar verisinin olmaması sebebiyledir. Elindeki veriler tıpkı binlerce yıl öncesinin yaşamını keşfetmeye çalışan arkeoloğun bulduğu iki parça sikke, üç tane kase ile oranın yaşantısını kavramaya çalışmasına benzemektedir ve bu sebeple bu isimle anılmaktadır.




Churingalar




Lévi-Strauss'un bakışaçısındaki farkı belirgin kılan bir diğer örnek Churinga ismiyle anılan objeleri ele alış biçimidir. “Görünüşü ne olursa olsun, her churinga belirli bir atanın fizik bedenidir ve, kuşaktan kuşağa, yeniden cisimleşmiş ata olduğuna inanılan canlıya verilir. Churinga'lar, gelinip geçilen yerlerden uzak olan doğal korunaklarda saklanır. Denetlemek ya da elden geçirmek amacıyla, dönem dönem çıkarılır, her çıkarılışlarında da parlatılır, yağlanır, boyanırlar, bu arada kendilerine dua ve yakarılarda bulunulur. İşlevleri ve gördükleri ilgi bakımından, çarpıcı bir biçimde bizim arşiv belgelerimize benzerler: biz de arşiv belgelerimizi kasalarda saklar ya da noterlerin gizli bekçiliğine bırakırız, gerekirse onarmak ya da daha güzel dosyalara yerleştirmek üzere, kutsal nesnelere gösterilmesi gereken özenle gözden geçiririz. Biz de, böyle durumlarda, yırtık ya da sararmış sayfalarda anılan yeniden canlanan söylenleri: atalarımızın eylem ve davranışlarını, yapılış ya da ilk almışlarından bu yana konutlarımızın tarihini seve seve baştan alırız.” (Lévi-Strauss 1984: 254)

Lévi-Strauss, Churingalar aracılığıyla yaptığı tespitte Durkheim'ı eleştirmektedir. “Öyleyse churinga'larm kutsal bir nitelik taşımalarının nedenini Durkheim gibi uzaklarda aramaya gerek yok: yabanıl bir görenek görünüşteki tuhaflığına karşın (ya da tuhaflığı nedeniyle) bizi büyülüyorsa, bize bildik bir görüntüyü biçimleri değiştiren bir ayna gibi sunduğu, bizim de, daha onu tanıyamasak bile, böyle olduğunu bulanık bir biçimde sezdiğimiz içindir. ... Öte yandan, Durkheim'in kendi eğilimi uyarınca, churinga yorumunun benimsediği temel savlardan birini: totemciliğin «amblem» niteliğini doğrulaması gerekirdi. Churinga'lar Aranda'ların tanıdığı en kutsal nesneler olduğundan, «gösterilen» totemin gerçek totemden daha kutsal olduğunu kanıtlamak için, bu niteliği totemin «amblem»sel betimiyle açıklamak kaçınılmaz olur. Ama, daha önce de söylediğimiz gibi, gerçek totem yoktur: bireysel hayvan gösteren işlevi görür, kutsal nitelikse, ona ya da «görüntüsel gösterge»sine değil, ayrım gözetilmeksizin yerini tuttukları gösterilene bağlanır. Son olarak, bir belge sırf saygın bir damga, örneğin Archives Nationales damgası taşıdığı için kutsal olmaz; önce kutsal diye benimsendiği için bu damgayı taşır,- bu damga olmasa da kutsal kalırdı.”

Lévi-Strauss bu konuyu şu şekilde devam ederek iyice netleştirmektedir. “Durkheim'in gene öncekine bağladığı bir başka yoruma uyularak churinga'nın atanın bedeni olduğu da söylenemez. ... Öte yandan, arşivlerin de bizim en değerli, en kutsal zenginliklerimizi oluşturmasına karşın, tıpkı Aranda'ların yaptığı gibi, bu gömüleri geçici olarak yabancı topluluklara bıraktığımız olur. Biz XIV. Louis'nin vasiyetnamesini Birleşik Devletler'e yollarsak, ya da onlar Bağımsızlık Bildirisi ya da Özgürlük Çanı'nı geçici olarak bize verirlerse, bu davranış, Aranda bilgi vericisinin deyimiyle, bir kanıt oluşturur:

«...komşularımızla barış içindeyiz: çünkü bizim tjurunga'larımızı saklayan, kendi tjurunga'larını da bizim özenimize bırakmış olan insanlarla ne kavga edebilir, ne de uzlaşmazlığa düşebiliriz.» (T.G.H. Strehlow, s. 161.)” (Lévi-Strauss 1984: 257)

“Ama arşivlerimize neden bu kadar değer veririz? Bağlandıkları olaylar bağımsız olarak, başka binlerce biçimde doğrulanabilir: bugünümüzde ve kitaplarımızda yaşarlar; kendi başlarına ele alındıkları zaman, tümüyle tarihsel yankılarından ve kendilerini başka olaylara bağlayarak açıklayan yorumlardan gelen bir anlamdan yoksundurlar. Durkheim'ın bir kanıtını azıcık değiştirerek, arşivler için de şöyle diyebiliriz: ne de olsa birer kâğıt parçasıdır bunlar. Hepsi de yayımlandıktan sonra, büyük bir yıkım gerçek parçaları yokedecek olsa, bilgimizde ve durumumuzda hiçbir değişiklik olmaz. Bununla birlikte, bizi canevimizden yaralayan, düzeltilmesi olanaksız bir zarar gibi algılarız bu yitiği. Nedensiz de değildir bu: churinga'lara ilişkin yorumumuz doğruysa, kutsal nitelikleri artsüremseİ anlamlama işlevlerinden gelir, bu işlevi, sınıflandırıcı olması nedeniyle, tüm olarak, süreyi bile varlığına katmayı başaran bir eşsüremlilik üzerine yayılmış bir dizgede, yalnız bunlar sağlarlar. ... Aynı biçimde, biz de arşivlerimizi yitirmiş olsaydık, geçmişimiz yok olmazdı bu yüzden, ama artsüremsel tadı diye adlandırabileceğimiz şeyden yoksun kalırdı. Gene geçmiş olarak varolurdu; ama hepsi de çağdaş ya da yakın geçmişten kalma resimlerde, kitaplarda, kurumlarda, hatta bir durumda saklanırdı yalnızca.” (Lévi-Strauss 2002: 283)

“Arşivlerin erdemi bizi salt tarihsellikle bağıntıya sokmalarıdır. Daha önce totemsel adlandırmaların köken söylenleri konusunda söylediğimiz gibi, değerleri anılan olayların özünlü anlamından gelmez: birkaç satırlık bir elyazısı ya da bağlamsız bir imza söz konusuysa, olaylar çok önemsiz olabilir, hatta olay diye diye bir şey de bulunmayabilir. Ama bu sanatçının üç ölçüsünü işitir işitmez yüreği çarpmaya başlayan bir kişi için Jean - Sebastian Bach'ın imzası ne büyük bir değer taşır! Olayların kendilerine gelince, bunların gerçek belgelere başvurulmadan da ortaya konulduğunu, üstelik genellikle daha iyi ortaya konulduğunu söyledik. Öyleyse arşivler başka şey getirir bize: bir yandan olayı temel olumsallığı içinde kurar (çünkü ancak kendi dışında kalan yorumla mantıksal olarak temellendirilebilir), bir yandan da tarihe somut bir varlık kazandırırlar, çünkü geride kalmış bir geçmişle bu geçmişin içinde yaşadığı bir bugün arasındaki çelişki ancak onlarda aşılır. Arşivler olaysallığın cisimleşmiş varlığıdır.” (Lévi-Strauss 1984: 258)

Görüldüğü gibi Lévi-Strauss insanın zaman ya da kültür farklarını hiç görmeden aynılıklarını vurgulamaktadır. Farklı gibi görünen kültürel fenomenlerin eş bilişsel kökenlerini yakalamaya çalışmaktadır. Lévi-Strauss, “ilkel”lerin yaşamlarındaki doğum, ölüm, evlenme gibi önemli olgulara ait hazırladıkları churingaların, bizim gibi “ilkel”lerdeki arşivleme geleneğiyle aynılığını ve hatta böylelikle “insan”ın nasıl düşündüğünü, nelere bağlı olarak düşündüğünü sorgulayan bir ruhbilimci gibi davranmaktadır. Etnografik veriler Lévi-Strauss için çoğunlukla araçtır.




Sartre Eleştirisi



Lévi-Strauss'un aynı eserde bir diğer eleştirisi, yüzyılın en önemli filozoflarından biri olarak anılan Sartre'a doğru yönelmektedir. Jean-Paul Sartre, “Critique de la raison dialectique adlı yapıtında, insanı eytişimle, eytişimi de tarihle tanımladıktan sonra, nerdeyse iki ayrı eytişim biçiminin varlığını kesinlemeye yönelir. Bunlardan birincisi tarihsel toplumlara özgü olan 'gerçek' eytişim, ikincisiyse ilkel denilen toplumlara özgü olan ve aşağı yukarı dirimsel düzlemde yer alan 'yineleyici' eytişimdir.” (akt Yücel 2005: 105) Yücel'e göre; “hiç kuşkusuz, böyle bir ayrım yapmak tarih içinde ve günümüzde insanlığın büyük bir bölümünün gerçek düşünceden yoksun olduğunu kesinlemekle birdir. Ama Sartre, bunu gizlemek şöyle dursun, ayrımını geçersiz kılan kanıtları çürütmeye çalışır: toplumunun evlilik kurallarını ve akrabalık dizgesini soruşturmacıya kum üstünde çizgelerle açıklayan 'yerli'nin karmaşık bilgisi ve çözümleme ustalığı karşısında, "Bu kurmanın bir düşünce olmadığını söylemek bile gerekmez: dile getirmediği bir bileşimsel bilgi denetiminde gerçekleştirilen bir el işidir bu," diye kesip atar. (Yücel 2005: 65) Yücel bu duruma şu soruyu sorar. “Gerçekten böyle midir durum, ilkel denilen insanların düşünme, yorumlama, sınıflandırma biçimleri de ilkel midir, yoksa Sartre da, nice benzeri gibi, bir düşünce cambazlığıyla, Batı'nın yüzyıllar ötesinden gelen bir önyargısını en uç noktalarına dek götürerek bir kez daha doğrulamaya mı çalışmaktadır?” (Yücel 2005: 105-6) Lévi-Strauss ise Sartre'a şöyle yanıt vermektedir. “diyelim ki öyledir, ama o zaman karatahtada bir kanıtlama yapan bir Ecole Polytechnique profesörü için de aynı şeyi söylemek gerekir, çünkü eytişimsel anlama yeteneği bulunan her budunbilimci, durumun her iki örnekte de aynı olduğuna içtenlikle inanır. Bu durumda da her usun eytişimsel olduğunu benimsemek kaçınılmaz olur; eytişimsel usu ilerleyen bir çözümleyici us olarak gördüğümüze göre, biz kendi payımıza bunu benimsemeye hazırız; ama, o zaman, Sartre'ın girişiminin temelini oluşturan iki us ayrımı havada kalacaktır.” (Lévi-Strauss 2002: 295)

Lévi-Strauss; "İnsanın doğadan koparılması ve üstün, egemen varlık durumuna getirilmesiyle başlanmıştır işe; böylece en yadsınmaz özelliğinin, yani canlı varlık niteliğinin silinebileceği sanılmıştır. Bu ortak nitelik görülmezlikten gelinerek her türlü aşırılığa olanak sağlanmıştır. Batılı insan, özellikle tarihinin son dört yüzyılında, insansallıkla hayvansallığı birbirinden kesinlikle ayırmayı bir hak olarak benimsemekle, birinden aldığı her şeyi ötekine vermekle, uğursuz bir dönemi başlattığını, durmamacasına daraltılan bu sınırın insanları da birbirinden uzaklaştırmaya ve gittikçe daha sınırlı bir azınlık yararına, bir insanlık ayrıcalığı istemeye yarayacağını, bu insanlığınsa, ilkesini ve kavramını özsaygıdan aldığı için, daha doğar doğmaz çürüyeceğini anlayamamıştır." der. (akt Yücel 2002: 104-5)

Lévi-Strauss'a göre “bir fizik bilimi kurmak isteyen Descartes, İnsan'ı Toplum'dan koparıyordu. Bir insanbilim kurmak savında olan Sartre'sa, kendi toplumunu başka toplumlardan koparıyor.” ( Lévi-Strauss 2002: 293) Ancak bu durum yeni değildir. “Çağdaş filozoflar arasında, tarihe öbür insan bilimlerinden daha üstün bir yer veren ve onu nerdeyse gizemsel bir kavram durumuna getiren tek filozof Sartre değil kuşkusuz. Budunbilimci, tarihe saygı gösterir, ama ona ayrıcalıklı bir değer vermez. Kendi araştırmasını bütünleyen bir araştırma olarak düşünür onu: insan toplumlarının yelpazesini biri zaman içinde açar, öbürü uzam içinde.” (Lévi-Strauss 2002:299) Lévi-Strauss ise “insan”ı Hüzünlü Dönencelerde, oldukça hüzünlü bir biçimde anlattığı Nambikwara toplumunda bulmuştur. Bölüm sonunda şöyle söylemektedir. "En yalın biçimiyle bir toplum aramıştım. Nambikwara toplumu o kadar yalındı ki, orada sadece insanları buldum." (Lévi-Strauss 2004: 332)




Sonuç


Lévi-Strauss'ta yapı, dilbilimde olduğu gibi eşsüremlilik/artsüremlilik, dizi/dizim, dil/söz, gösteren/gösterilen, biçim/içerik türünden temel karşıtlıklarla ilerleyip derinleştirilmektedir. En temel zıtlık ise doğa/kültür karşıtlığıdır. (Lévi-Strauss 2002: 147) Sınıflandırma dizgelerini ise birer ağaç biçiminde temsil etmeye meyillidir. Hatta bu ağacın gelişimi de dönüşümü çok güzel örneklendirmektedir. (Lévi-Strauss 2002: 194)

“Lévi-Strauss, en tanınmış eseri olan The Savage Mind'da (Yaban Düşünce) uygar ve ilkel insanların zihin kapasiteleri arasında anlamlı farklılıkların olmadığını iddia eder. Daha doğrusu şunu tartışır: Birçok yazısız toplum, Batı biliminde yararlı bulunan soyut niteliklerden (çokluk, sıklık, hız vs.) ziyade, kategorilerin oluşturulmasında ve mantıki işlemlerin yapılmasında nesne ve organizmaların duyumsanan nitelikleri (büyüklük, renk, koku ve benzeri) çerçevesinde bir “düşünme tarz”ını kullanırlar. Lévi-Strauss'a göre, bu tarzın kullanımı, ayırt edemeyen (confused) düşüncenin kanıtı değildir. Büyü ve mitsel düşünce, biliminki kadar dikkatli bir mantığa sahiptir ve bunlar “tam ve kapsamlı bir belirleyiciliğe” dayanır. Mitsel düşüncenin başarıyla yaptıkları da takdir edilir: Çömlekçilik, dokumacılık, tarım ve hayvan evcilleştirimi, “gerçekten bilimsel bir tutum, sürekli ve her zaman uyanık bir merak ve sırf bir bilme arzusunu gerektirir.” (Bock 2001: 324)

Yapısalcılığın geleceğini ise şaşırtıcı biçimde şöyle hayal etmektedir. “Bilgilerimiz arttığı ölçüde, bütünlük görüntüsü bulanıklaşır, çünkü sezgisel yöntemleri felce uğratır: belirtilmesi için üç dört boyutu aşan bir bağdaşık bütün gerekince, bir dizge tasarlayamaz oluruz. Ama günün birinde Avustralya toplumlarına ilişkin bütün bilgilerin delikli kartlara aktarılabileceğini ve bir bilgisayar yardımıyla teknik, ekonomik, toplumsal ve dinsel yapıların oluşturduğu bütünün çok geniş bir dönüşümler öbeğine benzediğinin kanıtlanabileceğini düşlemek de yasak değil.” (Lévi-Strauss 2002: 116)


Kuramsal açıdan Lévi-Strauss'un düşüncesi kendi anlatımıyla şu bölgededir. “ilkel uygulama ve inançlar, kimi zaman Frazer'ın savunduğu gibi kökten saçma bulundu, kimi zaman da Malinowski'nin yaptığı gibi, yanıltıcı bir biçimde, sözde bir sağduyunun kesinlikleriyle geçerli kılınmak istendi, ama ikisi arasında bütün bir bilim ve bütün bir felsefe için bol bol yer var.” (Lévi-Strauss 2002: 99)


Lévi-Strauss'un beslendiği kuramsal kaynakları belirlemek oldukça güçtür. Nitekim Lévi-Strauss öncülsüz başlı başına bir kuram gibidir. Ancak başta da belirtildiği gibi Saussure ve dilbilim ekolü onun için en önemli kuramsal çerçevedir. Tahsin Yücel'in belirttiğine göre Marx, Freud ve Rousseau her zaman yararlandığı yazarlardır. (Lévi-Strauss “introduction” 2002:12) Ayrıca ilginçtir ki yapısalcılık herhangi bir ideolojiden yoksun olarak anılmakla6 birlikte Lévi-Strauss bir marksisttir. Ona göre Marx, kalın çizgileriyle üst yapıları ele almış, kendisi ise sağlamış olduğu budunbilim verilerini, -bu üst yapı ile uğraşacak kişilere bırakmak üzere- tarihe sunmaktadır. (Lévi-Strauss 2002: 164) Keza sonrasında Althusser 1960 yılında yapılan ATÜT konferansında Lévi-Strauss ile Marx'ı özdeşleştirir. Althusser'e göre Marx Capital'de, Kapitalizmi tahlil etmek için yapısal inceleme yapmakta, derin yapıları incelemektedir. O'na göre Marx'ta üretim tarzı, yapıdır. (Özbudun 2009) Görünen o ki Lévi-Strauss bilimsel camiada yalnızca kendisinden sonrasını değil, kendisinden önceki tarihi bile değiştirebilecek bir paradigma geliştirmiştir.

Bir ilginç anektodu ise Olivier Abel bildirmektedir. Abel'e göre “Lévi-Strauss'un insanlık meselesine -moda bir terim olmadan önce- “ekolojik” bir yaklaşımı olduğu söylenebilir. Onun önerdiği hümanizm, “insanı doğanın efendisi haline getirip, kendinden sonra geleceklerin en açık ihtiyaç ve çıkarlarını göz önünde bulundurmadan doğayı talan ettirmek yerine, (...) ona doğada makul bir yer verir”. ( Lévi-Strauss “introduction” 1997:10)








KAYNAKLAR


BOCK, Philip K. İnsan Davranışının Kültürel Temelleri, (Çev. Serpil Altuntek), Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 2001

FOUCAULT, Michel. Bilginin Arkeolojisi, (çev. Mehmet Ali Kılıçbay), İstanbul, İmge Yayınları, 1999

KUHN, Thomas S. Bilimsel Devrimlerin Yapısı, (çev. Nilüfer Kuyaş), İstanbul, Alan Yayıncılık, 1995

LÉVİ-STRAUSS, Claude. Hüzünlü Dönenceler, (çev. Ömer Bozkurt), İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2004

LÉVİ-STRAUSS, Claude. Yaban Düşünce, (çev. Tahsin Yücel), İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2002

LÉVİ-STRAUSS, Claude. Yaban Düşünce. (çev. Tahsin Yücel), İstanbul, Hürriyet Vakfı Yayınları, 1984

LÉVİ-STRAUSS, Claude. Irk, Tarih ve Kültür, (çev. Haldun Bayrı, Reha Erdem, Arzu Oyacıoğlu, Işık Ergüden), İstanbul, Metis yayınları, 1997

ÖZBUDUN, Sibel. Antropolojik Düşünce Tarihi Ders Notları, 2009

SAUSSURE, Ferdinand De. Genel Dilbilim Dersleri, (çev. Berke Vardar), İstanbul, Multilingual Yay., 1998

YÜCEL, Tahsin. Yapısalcılık, İstanbul, Can Yayınları, 2005

YÜKSEL, Ayşegül. Yapısalcılık ve Bir Uygulama – Melih Cevdet Anday Tiyatrosu Üstüne, İstanbul, Yazko, 1981

ERKEN DEVLET

İÇİNDEKİLER


“DEVLET” VE DOĞUŞU HAKKINDAKİ KURAMLAR

ERKEN DEVLET” ARAŞTIRMA PROJESİNİN VARSAYIMLARI

ŞEFLİKLER

ERKEN DEVLETLERİN DOĞUŞUNU ETKİLEYEN ETMENLER


ERKEN DEVLET ARAŞTIRMASININ YAPISAL VERİLERİ

SENTEZ

DEĞERLENDİRME

KAYNAKLAR





DEVLET” VE DOĞUŞU HAKKINDAKİ KURAMLAR


Tarihsel sırayla devlet hakkında yapılan ilk çalışmalar aşağıdaki tabloda sıralanmıştır. Fortes ve Evans-Pritchard'a (1940) göre “Tüm bu düşünürlerde ortak olan nokta, verilerinin son derece sınırlı olmasıydı. Kuramlarını daha çok, kendilerine inandırdıkları bir geçmiş ile, istedikleri bir gelecek üzerine dayandırmışlardı; yani, ancak yarım yamalak bilinen olguları, böyle bir amaca hiç bir biçimde uygun olmayan verilerle açıklamaya kalkmışlardı.” (Claessen-Skalnik 1993: 7)


1377

Mukaddime

İbn-i Haldun

1532

Il Principe - Prens

Machiavelli

1583

Les six livres de la republique - Devletin Altı Kitabı

Jean Bodin

1642

Leviathan

Hobbes

1690

Two Treatises on Government - Yönetim Üzerine İki Deneme

Locke

1721

Lettres Persanes - Acem Mektupları

Montesquieu

1744

Principi di una Scienza Nuova - Yeni Bir Bilimin İlkeleri

Vico

1748

De l'Esprit des Lois - Yasaların Ruhu

Montesquieu

1762

Du Contrat Social - Toplum Sözleşmesi

Rousseau


Skalnik ve Claessen'e göre; bu tabloda kronolojik olarak en geç tarihte bulunan Rousseau; çeşitli kuramların ve tartışmaların hareket noktasını oluşturmasına karşın, aynı zamanda kendisinden önceki özel bir düşünce döneminin kapanışını temsil etmektedir. Devlet konusunun enine boyuna, tarihsel ve antropolojik verilerle ilk tartışıldığı kaynak ise Friedrich Engels'in 1884'te yayımlanan Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni isimli eseridir. (Claessen&Skalnik 1993: 7-8) Engels'e göre “devlet, gelişen özel mülkiyeti koruma gereğinin artması üzerine kurulmuştu.” (akt. Claessen&Skalnik 1993: 8) Bu durumun gelişimini ise Engels gibi Krader'da (1975) şu şekilde açıklamaktadır:


Topluluğun hizmetçisi onun efendisi konumuna gelir; kabile şefleri, toplumun ilkel toplum durumundan sınıf toplumu durumuna geçerek biçim değiştirmesiyle, yöneticilere dönüşürler. Devletin en kaba biçimi, toplumda, içte barışı koruma, dışta savaş yürütme ve [topluma] su sağlama yollarını denetleme işlevlerini gören doğu despotluğudur. Toplumsal işlevler bu organ [savunmanın bu organları-der.] kanalıyla toplumdan bağımsızlaşınca toplum üzerinde egemenlik kurma noktasına geçtiler” (akt. Claessen&Skalnik 1993: 9)1

Karl Marx'ta (1859) ise erken devlet; asyatik üretim biçimi diye tanımladığı bir örgütlenme biçimidir. Buna göre; “köy topluluklarında yaşayan üreticilerin sömürülmelerinin toprak üzerinde özel sahipliğe değil çoğu durumda devleti kişileştiren, tanrılaştırılmış ve despotik bir yöneticiye bağlılığa (sadakate) dayan”maktadır. (akt. Claessen&Skalnik 1993:11) Bu durum mal, emek, para biçiminde düzenli veya düzensiz olarak saygı-itaat belirten hediye, haraç yahut vergi denilebilecek ödemelere yol açıyordu. (Claessen&Skalnik 1993:11)


Oppenheimer evrimci nitelikler taşıyan, “fetih kuramı” olarak adlandırılan kuramında (1909), Engels'e benzer biçimde devleti; “toplumsal eşitsizliği onaylama amacıyla düşünülmüş bir baskı aracı” olarak tanımlıyordu. “bu eşitsizlik, fetihten ve bir halkın ötekisini boyunduruk altına almasından doğmuştu. ... {ve} yenilen yanın ekonomik bakımdan sömürülmesinden başka amaç taşımamaktadır. ... böyle bir haracı (tribute) elde etme yolunda gerek duyulan örgüt devlet idi.” (akt. Claessen&Skalnik 1993: 13)2 Bu görüşü; Thurnwald (1935), Westwermann (1952), Lewis (1966) ve Cohen'de (1974) desteklemektedir.


Lowie (1927); Oppenhaimer'ın bu düşüncelerini; “(a) fethin her zaman devlet oluşumuna yol açmadığını; (b) bazı devletlerin fetihin desteği olmaksızın doğup geliştiklerinin anlaşıldığını ve (c) Oppenheimer'ın kuramının fetihçi halklarının fetihten önce o ya da bu türden bir tabakalaşmaya uğramış olmaları gerektiğini göster”erek eleştirmektedir. O'na göre; “dernekleşme” (association) olgusunun, yani gönüllü olarak birlikte davranan birkaç halkın [people, topluluğun] devletin oluşmasına yolaçmış olabil{ir}.” Buna benzer M.G. Smith'de (1974) devletin, “korporasyon” (corporation) olarak adlandırdığı bir olgudan doğduğunu açıklamaya çalışmaktadır. (Claessen&Skalnik 1993: 13-4)


Çok hatlı evrimcilik düşüncesinde olan Steward'a göre (1955); “evrimci süreçte büyük sıçramalara olanak veren düzenek sulama idi. Çünkü sulama, örgüt, erk ve eşgüdümü gerektiriyordu.”Devletin evrimini “Ayrımladığı evreler ise şunlardı: (1) avcılık ve toplayıcılık, (2) başlangıç tarımı, (3) oluşma [devletin oluşması] dönemi, (4) bölgesel çiçeklenme, (5) başlangıç fetihleri, (6) karanlık çağlar ve (7) döngüsel fetihler.” (akt. Claessen&Skalnik 1993:14-5) Bununla birlikte Wittfogel (1957) de sulamanın devletin gelişmesine yol açtığını savunanlardan biridir. (Claessen&Skalnik 1993: 15) Smith (1969), Downing ve Gibson (1974) ve Mitchell (1973) ise sulamanın; siyasal örgütlenmenin büyüyüp gelişmesine bir şekilde katkısını belirtmelerine karşın; Adams (1966) ve Krader (1975), bu kuramı yeterli görmemektedirler. (Akt. Claessen&Skalnik 1993: 15-6)

Fried (1967); siyasal toplumun evrimini, “(1) eşitlikçi, (2) mertebeli, (3) tabakalaşmış, (4) devletli toplum aşamaları” olarak ayırmaktadır. Fried'a göre; “tabakalaşmış bir toplum, aynı cinsten ve aynı yaş grubunun statüsüne sahip üyelerinin, yaşamın sürdürülmesini sağlayan temel kaynaklara ulaşmaları yolunda, eşitliğin bulunmadığı bir toplumdur.” Devlet ise; “toplumun erkini akrabalığın üstünde bir temel üzerine kuran kurumlar toplamı.” (akt. Claessen&Skalnik 1993: 16) Engels gibi Fried'da “tabakalaşmayı, ortak mülkiyetin yerini özel mülkiyete bırakmasıyla” formülleştirmekte bu geçişte en önemli etkenin de “kaynaklar üzerinde artan nüfus baskısı” biçiminde çözümlemektedir. (akt. Claessen&Skalnik 1993: 17)


Stauder (1972), Harner (1975), Bakel (1976), Kottak (1972), Schapera (1956), Stevenson (1968) toprak ve nüfus baskısı arasındaki ilişki üzerine, Carneiro (1970), Polgar (1975) ve Webster (1975) bu ilişkilere yani nüfus baskısı ve toprak miktarına, savaş ve fetih değişkenlerini de katarak çözümlemektedirler. Örneğin Cohen; “savaş merkezileşmiş devletin yaratılmasına yardımcı olur.” (akt.Claessen&Skalnik 1993:19) demektedir. Claessen ve Skalnik de bu bağıntının geniş kabul gören, doğru bir görüş olarak nitelemekte ancak bunun neden-sonuç ilişkisi içinde ele alınamadığını belirtmektedirler. (Claessen&Skalnik 1993: 17-20)


Sahlins (1972); “insanın gereksinimi olandan fazla üretmeye neredeyse doğal olduğu söylenebilecek isteksizliği” ve “insanların, sık sık karşılaşılan bir olguyla, kendilerinin üretmedikleri yiyeceği yemeleri gerçeğinin örtbas edilmesi olanağının {olmadığını}”, artı (surplus) üretim ile şefliğin çıkışı ilişkisinin “çift yönlü” olageldiğini vurgulamaktadır. (akt. Claessen&Skalnik 1993: 20-1)


Goldman (1970) ise; “statü rekabeti” ile açıklamaktadır. Buna göre; “kendilerine statü yüklenmiş ya da kendileri statü elde etmiş kimseler arasındaki çatışmalar, ... yavaş yavaş daha karmaşık toplum biçimlerinin doğmasına yol açarlar” (akt. Claessen&Skalnik 1993: 21)


Service (1975) Devletin ve uygarlığın kökeninde; “ekonomik eşitsizliğin siyasal erk yapılarının gelişmesinin asal öğesini oluşturduğu yolundaki kuramın zıddı” bir düşüncededir. O'na göre; “siyasal önderliğin, başlangıçta, ekonomik farklılıklarla değil kişisel niteliklerle ilişkili olduğu” yönündedir. “Önderin konumu, işini iyi ve adaletli yapmasıyla güçlenir.” Bu tür karizmatik konumlar ise babadan oğula geçen kalıtsallıkla memurluk makamına dönüşür ve bu yolla eşitsizlik kurumsallaşmış olur. Service, devletin çatışmadan çıktığı düşüncesine uzak ve eşitsizliğin sömürü olarak anlaşılmasını da reddetmektedir. (Claessen&Skalnik 1993: 21-2)

Sonuç olarak bu kuramları Claessen ve Skalnik şöyle özetlemektedir.


Özetle: devletlerin kökenleriyle ve erken evrelerindeki gelişmeleriyle ilgili kuramlar, büyük ölçüde kökenlerle (doğuşu, oluşumu, yükselişi, görünüşü gibi terimlerle belirtilen noktalarla) ilgilidir. ... Yukarıda tartışılan kuramlar, çok kaba çizgileriyle, iki kategoriye ayrılabilir; bunlar:


  1. devleti "toplumsal eşitsizlik" olgusuna dayandıran kuramlar ve

  2. devleti, o ya da bu tür bir "toplum sözleşmesi" olayına dayandıranlardır. Bu kategorilerin mutlaka birbirlerini dışlamaları gerekmemekle birlikte, onları nitelikçe farklı kategoriler olarak görebiliriz.


Daha açık ve somut belirtmek gerekirse, Engels'in ve Fried'in görüşleri, açıkça, devletin, toplumsal eşitsizlik durumunun sürdürülmesine yarayan bir örgüt olarak geliştiği görüşü çerçevesinde toplanan kategoriye girmekte; bu alanda da, eşitsizliğin ekonomik yönüne ağırlık verilmektedir. Fried ve Kottak kadar Engels ve izleyicileri (örneğin Hindess ve Hirst, Terray) kendi bakış açılarını desteklemek için birçok kanıt ileri sürmüş bulunmaktadırlar. Steward, Wittfogel, Goldman da bu sava katılan yazarlar içinde sayılabilirler. Ama bu kimselerin görüşlerinde [ekonomik yönden çok] ekolojik ve örgütsel özellikler üzerinde durulmaktadır.


Engels'den Goldman'a, devlet daha çok içsel gelişmelerin bir ürünü olarak görülmüşken, gene [devleti eşitsizliğe dayandıran] birinci kategoriye giren öteki yazarlar, devletin dış etmenlerden doğduğunu kabul eden kuramlar ileri sürmüşlerdir. Örneğin Oppenheimer, Thumwald ve daha sonra Carneiro, fetihin ve savaşın bir halkın ötekisini boyun eğdirmesine ve sömürmesine yolaçtığı; bunun, var olan eşitsizlik durumunu sürdürerek devlet örgütünü doğurduğu savında bulunmuşlardır. Fetihin ve savaşın baş nedeni olarak Carneiro, nüfus artışından ve kaynaklar üzerinde, nüfusun bunu izleyen baskısından söz etmiştir.


İkinci [devleti sözleşmeye dayandıran] kategoriye giren kuramlar, özellikle Lowie'nin ve Service'in kuramlarıyla temsil edilirler. Bu yazarlar, eşitsizlik ve sömürü gibi etmenlerin varlığını yadsımamakla birlikte, devletin, işbirliğinden ve etkili merkezi yönetimden yararlar elde eden bir halkın ya da toplumsal grubun oluşturduğu yararlı ya da kullanışlı bir dernek olarak doğup geliştiğine inanmaktadırlar.” (Claessen&Skalnik 1993: 23-4)


Erken devletin araştırılması projesinde yer alan Cohen'e göre; erken devletin oluşumu “sistemsel çok nedenli bir süreçtir. Söz konusu etmenler takımının her biri, ya da herhangi bir tekil etmen, bir kez doğup gelişince, öteki etmenleri harekete geçirip, onlara geri beslemede bulunur; onlar da, sıraları geldikte, devletin genel çizgisinde değişikliklere yol açarlar.” (Cohen 1993:44) Bununla birlikte Cohen, tüm bu açıklamalarda marksist tutumu daha doyurucu bulmakta ve bunu şu şekilde açıklamaktadır. “Devlet ile eşitsizliğin korunup sürdürülmesi, kuramsal düzeyde, tarihi despotik bir merkezi denetime doğru itip yönetecek biçimde, birbirleri içinde örülürler.” (Cohen 1993: 47)


Cohen'in açıklamalarına yani devletliği sistemsel, çok nedenli süreçlerle (çağdaş) açıklama girişimlerine örnek Hobhouse (1915), Nadel (1942) ve Wright&Johnson'dan (1975) gelmiştir.


Hobhouse ve ... öteki düşünürler (1915) devleti, içindeki yerel toplumsal birliklerin özerkliklerini yitirip, başlarındaki kimselerin merkeze bağlanıp uydukları hiyerarşik ve merkezi bir yetke (otorite) sistemi olarak tanımlayan” (akt. Cohen 1993:47), Nadel (1942) ise “devletliği [statehood=devlet olma durumunu] şöyle: (1) merkezileşmiş bir hükümet (2) ülke üzerinde egemenlik ve (3) ötekilerden ayrı bir eğitimden geçirilen, üyeleri ayrı bir işlemle alınan,onlara ötekilerden ayn bir konum (statü) sunulan bir yönetici grup olarak görmektedir.” (akt. Cohen 1993:47-8)


Wright ve Johnson (1975), devletliği "enformasyon sistemleri tanımı" ile açıklamaktadır. Buna göre devlet; “içinde uzmanlaşmış yönetici merkezlerin aşağı düzeylerdeki yerleşme yerlerindeki insanların eylemlerini ve etkinliklerini etkileyen kararlar aldıkları total bir karar alma örgütü olarak görürler. Bir [toplumsal] örgütün [devlet sayılabilmesi] devlet örgütü gibi işleyebilmesi için. hiyerarşinin en az üç basamağının bulunması gerekir; ki böyle bir hiyerarşi içinde, üst basamağın, elindeki haber ve bilgiler (enformasyon) hiyerarşinin alt basamaklarında bulunanların davranışlarını etkileyecek biçimde toplanıp, biriktirilip, işlemden geçirilip, özetlenip, öteki basamaklara geçirilir.” (akt. Cohen 1993:48) Bununla birlikte Cohen, Wright&Johnson için şu açıklamayı eklemektedir. “ekonomik örgütlenişin gelişmesiyle siyasal örgütlenişin gelişmesi arasında kesin bir koşutluğun varlığı, yapıtlarında açıkça ortaya konabilmiş değildir.” (Cohen 1993: 48)


Cohen tüm bu yapısal tanımlamaların, “yerel-üstü yetke ve merkezi denetimi yaratan şeyin, aynı zamanda erken devletleri yaratan şey olduğu noktasında birleşmektedir.” demektedir. (Cohen 1993: 49)



ERKEN DEVLET” ARAŞTIRMA PROJESİNİN VARSAYIMLARI


Claessen ve Skalnik devletin kurumlarının; doğuşunun, yapısının ve işleyişinin ortaya çıkarılabilmesi için; İ.Ö. 3000'den, İ.S. 1850'ye kadar uzanan bir zaman dilimi içinde, dünyanın çeşitli bölgelerinden seçilen 21 erken devlet hakkında, konularının uzmanı 22 yazar-akademisyenler topluluğu ile başladıkları araştırma projelerine, kendilerinden önceki çalışmaların nazarında, erken devletin aşağıdaki karakteristik özelliklerini varsayarak başlamaktadır. Geçici çalışma tanımını şudur: "erken devlet, yöneticiler ve yönetilenler olmak üzere iki yeni yetme toplumsal sınıfa bölünmüş bir toplumda, toplumsal ilişkileri düzenleyen örgüttür."


(1) Toplumsal kategorileşmenin oluşmasına, tabakalaşmaya ve uzmanlaşmaya elverecek yeterli sayıda insan vardır.

(2) Yurttaşlık, söz konusu ülke içinde oturmayla (ikametle) ya da o ülkede doğmayla belirlenir.

(3) Hükümet [aygıtı] merkezileşmiştir ve hukuku ve düzeni, hem yetke hem de güç ya da güce başvurma tehdidi kullanarak sürdürmek için gerekli egemen erke sahiptir.

(4) Hiç değilse "de facto" (fiilen) bağımsızdır ve hükümet, ayrılma eğilimlerini (bölünmeyi) engelleyecek yeterli erke ve bütünlüğünü dış tehditlere karşı savunma gücüne (kapasitesine) sahiptir.

(5) Verimlilik (üretici güçlerin gelişkinlik düzeyi) devlet örgütünün sürdürülmesi için kullanılan düzenli bir artı sağlayabilecek bir noktaya ulaşmıştır.

(6) Nüfusu, yeni yetme toplumsal sınıfların (yöneticilerin ve yönetilenlerin) varlıklarının ayırdedilebilmesine olanak verecek derecede toplumsal tabakalaşma gösterir.

( 7 ) Yönetici tabakanın (yöneticilerin) yasallıklannı(meşruiyetlerini) dayandırdıkları ortak bir ideoloji bulunur.


Bu, yukarıdaki karakteristik özelliklerin herbirinin, erken devletin gelişmesinde nedensel bir rol oynamış bulunmalarının gerektiği anlamına gelmez. Tersine, bunlardan bazılarının devlete doğru evrimin [nedeni değil] sonucu olarak gelişmiş olmaları hiç de olanaksız değildir.” (Claessen&Skalnik 1993:30)


Claessen&Skalnik geçici varsayımlar olarak erken devletin üç tipini ayrımlamaktadır. Bunlar:


(1) emekleme evresinde (inchoate) erken devlet;

(2) tipik (typical) erken devlet;

(3) geçiş evresinde (transitional) erken devlettir.

Emekleme evresinde erken devlet, akrabalık, aile ve topluluk (cemaat) bağlarının hâlâ siyasal alandaki ilişkilere hükmettikleri; tam zamanlı uzmanların ender bulunduğu; vergilendirme sistemlerinin ilkel olmaktan öteye geçemeyip, "ad hoc" [geçici amaçlarla bir kerelik] vergilendirmelerle sık sık karşılaşıldığı ve toplumsal farklılıkların karşılıklılık ilkesinden ve yönetenlerle yönetilenler arasındaki yakın ilişkilerden dolayı birbirlerini dengeleyen bir nitelik taşıdıkları yerlerde bulunur.


Tipik erken devlet, akrabalık bağlarının karşısında, onu dengeleyen [o ülkede doğmuş olmaktan, onun üzerinde yaşamaktan kaynaklanan] toprak bağlarının (teritoryal bağların) bulunduğu; makamların kalıtsal olarak [babadan oğula] geçmesi ilkesinin, bir göreve yarışmayla ve atamayla getirilme yöntemleriyle dengelendiği; [yöneticilere] akraba olmayan memurların ve titr sahiplerinin hükümet yönetiminde önemli bir rol oynamaya başladıkları ve yeniden bölüştürme ve karşılıklılık bağlarının toplumsal tabakalar arası ilişkilerde hâlâ ağır bastıkları yerlerde bulunur.


Geçiş evresinde [ergin devlete], erken devlet ise, kamu yönetimi aygıtında atanmış memurların ağır bastıkları; hükümette akrabalık kanalıyla yapılan etkilerin hükümetin ancak önemli olmayan (marjinal) yönünü oluşturduğu ve üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin doğuşunun, bir pazar ekonomisinin ve birbirine açıkça hasım sınıfların ortaya çıkışının öngereklerinin bulunduğu yerlerde görülür. Bu tip, ergin devletin gelişmesinin önkoşullarını da içinde barındırmaktadır.” (Claessen&Skalnik 1993: 32-3)


ŞEFLİKLER


Erken devleti araştırma projesinde, Service'in (1975) tanımından hareketle şeflikler şöyle formülleştirilmektedir.


Şeflikler, merkezi bir hükümetle, aristokratik bir ethos (değerler takımı) ile kalıtsal hiyerarşik statü düzenlemelerine sahip olan; ama, güce başvurarak bastırma yolunda resmi, hukuksal araçlara sahip bulunmayan ve bölünmeyi önleme yeteneği olmayan sosyo-politik örgütlerdir.” (akt. Claessen&Skalnik 1993: 31)


Bu örgütler, hemen her yerde, bir şef-rahip çevresinde toplanmış dinsel topluluk biçimini alan yetkeye boyun eğdiği teokratik bir nitelik taşıyor görünürler. Şeflikler, “büyük adamlar” ya da ona benzer önderler tarafından yürütülen daha yalın siyasal örgüt türlerinden çok daha gelişmiş düzeydedirler.” (Claessen&Skalnik 1993: 31)

Cohen'e göre şeflikler, “ayrı bir sınıf oluşturmayı hak edecek derecede devletlerden farklıdır.” O'na göre anahtar fark bölünmededir. Bu durumu şu şekilde açıklamaktadır. “Erken devletin göründüğü zamana dek tüm siyasal sistemler, normal siyasal ve demografik süreçlerinin bir parçası olarak kopma ve bulundukları bölgenin her yerinde benzer birimler oluşturma yönünde, içlerinde saklı bir eğilim taşırlar. Barnes (1967) buna, yerinde bir adlandırmayla "çığ" etkisi” (snowball effect) der; çığ etkisi, siyasal sistemin kritik bir noktaya dek büyüyüp, bu noktadan sonra, erk konumuna kimin çıkacağıyla (varislikle) ilgili kavgalarla, toprak kıtlığı nedeniyle, öteki nedenlerle, küçük birimlere bölünmesidir; bu birimlerin de zamanla, kendi bölünme eşiğini oluşturacak noktaya dek büyüme göstermeleridir. Devlet, bu tür "bölünerek çoğalma" eğilimlerini aşabilen bir sistemdir. Bu yetenek, tümüyle yeni bir toplum türü yaratır. Bu öyle bir toplumdur ki, genişleyip öteki etnik grupları içine alabilir; büyüklüğünün ve gücünün bir üst sınırının bulunması zorunluluğu olmaksızın, daha kalabalık nüfuslu ve daha güçlü durumlara yükselebilir. İnsanlığın bilinen tüm siyasal sistemleri içinde büyüklüğünü ve gücünü böylesine artırabilen tek siyasal sistem, devlettir.” (Cohen 1993: 49)


Cohen, erken devletlerde olduğu gibi “şefliklerde de, memurluk makamlarını dolduran, hükümet etme işlerini yürütmesinde şefe yardımcı olan kimseler bulunur. Ama siyasi gelişmenin şeflik aşamasında, siyasal sistemin yapısı içindeki her bir odak noktası, merkezdekinin kesin bir benzeridir. Piramitsel yapı, baskılarla karşılaştığında ve baskılar onu parçalayacak çapa ulaştığında, her bir parçanın, daha önce bağlı bulunduğu merkezi siyasal yapı hangi memurlar takımına sahipse, aynı memurlar takımıyla donanmış olduğu görülür. Erken devlette ise, merkezdeki makam sahibi memurların bir çoğu [çevredeki] başka hiç bir kimsenin görmediği türden görevleri yerine getirir.” demektedir. (Cohen 1993: 50)


Cohen'e göre; “Bu tür gruplarda, siyasal kuruluşta görülen bölünmeler, toplumsal yaşamın nakarat gibi yinelenen ana özelliğini (leitmotif) oluşturur. Yerel topluluğun boyutları, yerel toprakların yetmeyeceği dereceye dek büyür. İnsanlar tarlalarına varabilmek için gittikçe daha uzaklara gitmek zorunda kalırlar: bunun üzerine, kovandan uzaklaşan “oğul” arılar gibi, o yerden ayrılıp, bir başka yerde yeni bir topluluk kurarlar.” (Cohen 1993: 77-8)


Vansina (1970), “şefin merkezi bir denetim yoluna adımını bir kez atınca, iki yapısal sonuçtan birinin doğacağı sonucuna varmaktadır: Şefler, ya, daha sıkı bir merkezileşme girişimlerinde başarısızlığa uğrayıp şefliğin parçalanmasına yol açarlar; ya da bu yolda başarılı olurlar, makamlara yakın akrabalarının geçmesinin yerini, başkanlık ailesinden olmayan akrabalarının, hatta akraba olmayanların geçilmesine bırakır. Bu ise, merkezden atanmış bürokratlardan oluşan bir bürokrasiye geçirir; bürokrasi için böyle bir sistemde başarılı olmanın ve makam elde etmenin tek yolu, üyelerin (bürokratların) merkezdeki yöneticiye bağlılık gösterip boyun eğmeleridir. Akrabalar, ileride şeflik erkini ele geçirebilecek rakipler oldukları için, hiç bir zaman tümüyle boyun eğmezler. Gerekli siyasal yeteneklere sahip şefler daha yüksek derecelerde örgütlenmeyi gerektiren koşullarda, makamlara adam atama kuralını değiştirmeyi başardıklarında, sistem devletliğe doğru gelişmeye başlar.” demektedir. (akt. Cohen 1993:81) Cohen bu durumu şu sözlerle desteklemektedir. “dolayısıyla [erken] devletlerin, bölünüp kopma olanağının bulunmadığı, ya da bölünmenin kabul edilebilir olmadığı durumlarda doğdukları söylenebilir.” (Cohen 1993:83)




ERKEN DEVLETLERİN DOĞUŞUNU ETKİLEYEN ETMENLER




Cohen, erken devleti yaratan çeşitli etmenler arasında, coğrafi konum, nüfus öğesi, dış ilişkiler, iç etmenler, kültürel etmenleri tartışmaktadır.


Örneğin, Braudel (1972) fizik çevrenin, Akdeniz bölgesinin özgül tarihsel gelişme koşullarını oluşturduğunu söylemektedir. (akt. Cohen 1993: 53-56) Ancak Cohen bunun ancak devletin oluşabileceğini gösteren bir gösterge olarak ele almaktadır. (Cohen 1993: 55) Ona göre; “devletlerin oluşumu hakkında bir anlayışa, yalnızca rüzgarlardan, yağmurdan ve coğrafi konumdan gidilerek varılamaz. (Cohen 1993: 56)


Nüfus baskısının, nüfus yoğunluğunda artışın devletin oluşumunda önemli olduğu düşüncesi Spencer'dan (1897) başlamıştır. Özellikle V. Gordon Childe'da (1936) kentlerin ortaya çıkışının odağını oluşturur. Yapılan araştırmalardan örneğin Harner'da (1970) nüfusun şefliğin görünmesinden öncesinde ve Wright&Johnson'da (1975) devletlerin ortaya çıkmasından sonra3 arttığını göstermektedir. Cohen'in de destekelediği; Netting'e (1972) göre nüfus artışı şefliğin gelişmesinin temellerini hazırlamış olabilir, ama Cohen'e göre devletlik yolundaki gelişmeler başka etmenlere bağımlıdır; ... ortaya çıkabilmesi yalnızca böyle bir artışa bağımlı olmadığı gibi, böyle bir artışın ürünü de değildir. (Cohen 1993: 56-60)


Dış ilişkiler bakımından, Polanyi (1957), Gluckman (1965) ve Braudel (1972) devlet öncesi siyasal kuruluşlar arasındaki karşılıklı ticaretin -ki özellikle uzak bölgeler arasında önemi anlatılmıştır. Buna karşılık örneğin erken Mezapotamya'da ticaret, zaman içinde bir artış göstermiş olmakla birlikte, söz konusu artış ancak devletin kuruluşundan sonra görülmüştür. (Wright&Johnson'dan akt. Cohen 1993: 64) Öyleyse uzak ticaretin, ticaretin dışındaki etmenlere [de] bağlı olarak, devlet oluşumunun hem bir nedeni hem bir sonucu olduğu söylenebilir. (Cohen 1993: 64)


Savaşın devletin koşullarını hazırladığı, Spencer (1897), Gearing (1962) ve Otterbein'da (1970) ele alınmıştır. Moğol imparatorluğunun asker kökenli önderlerin yönetimi altında doğuşu, Amerika kolonicilerinin bölgelerine sızmasıyla savaşların artışına, Cherokee'lerin siyasal merkezileşme eğilimini artırarak yanıt vermesi bu anlamda Otterbein'ın yazdığı haliyle “ordu içinde itaat, siyasal topluluk içinde itaate götürmektedir.” biçiminde kavranmaktadır. Cohen'e göre bu durumlar devlet oluşumuna olanak hazırlayan bir etmen ya da devletin bir sonucudur. Örneğin Service'in Çin'de ve Mezapotamya'da çapulcu göçebelerin akınlarına karşı alınan savunma önlemlerinin, surlu kasabaların gelişmesini etkilediği bununda devletliğe kadar iteleyen bir faktör olduğu bahsedilmektedir. Ancak Cohen “devlet oluşumun hem bir itici gücü ve hem de devletin oluşmasının bir sonucu olabildiğine göre, savaş ile devlet oluşumu arasında bulunduğu ileri sürülen bağıntı, herhangi bir özgül neden ya da sonuç ilişkisi biçimini almaz.” demektedir. (Cohen 1993: 64-71)


İçsel etmenler ise önceki bölümde tartışılan haliyle şefliklerden devletliğe geçişi tartışmaktadır. Bölünme ve merkezileşme arasındaki ayrımın şeflikler ile devletlik arasındaki önemli bir ayrım olduğu vurgulanmıştı. Bunun dışında İbn-i Haldun'un klasik kuramına değinmekte yarar vardır. Bu göçebeler ile tarımcıların etkileşimi hakkındadır. “Göçebe klanlar savaş yolunda bir kez birleşip eşgüdüm tutturduklarında, genellikle, sayı, silah ve savaşkanlık bakımından yerleşik tarımcılardan daha üstün duruma geçerler. ... Bu göçebe gruplardan gelen yeni önderler ve onların izleyicileri, geçici olmayan bir üs, genellikle surlarla çevrili olan bir kasaba kurarlar. ... O yerin yerlisi tarımcılar üzerinde bir yönetici elit oluştururlar. Odak konumundaki bu (merkezi) kasaba, üzerinde bir devletin biçimlenip yükselmeye başladığı bir içkale durumuna gelir. ... Başlangıçta önderler, göçebe topluluklarının çıkarlarını temsil eden kimseler olarak görülürler; ama Spooner (1969) İbn-i Haldun'u izleyerek, onların sonunda daha yerleşik bir yaşama geçerlerken, taraf değiştirip, tarımcıların çıkarlarını üstlendiklerini yazmaktadır.” (Cohen 1993:84-5)



Daha genel kuramsal terimlerle belirtmek gerekirse, devlet ister yerel kaynakların denetimi üzerinde çobanlarla tarımcılar arasındaki bir çatışmadan; ister, gittikçe daha fazla sınırlılıklar içine düşen tarımcılardan; ister dış düşmanlara karşı savunma tepkilerinden doğmuş olsun, her üç durumda ulaşılan sonuçlar hatırı sayılır derecede birbirine benzerdir. Bölünme olgusunun siyasal yaşamın özünde saklı bir nitelik oluşturması eğiliminin yenilmesi ve tek bir erk yapısının sürekliliğinin sağlanması gerekir.” (Cohen 1993: 86)Bu erk yapısı “bir üst yargı (temyiz) mahkemesi sistemi, bir gelirleri toplama sistemi ve bir savaşçı yetiştirme sistemi sağlar; daha genel terimlerle belirtmek gerekirse, devlet egemenliğinin temelini oluşturan bir bilgilendirme (enformasyon) sistemini sağlar.” (Cohen 1993: 87)


Kültürel etmenler olarak teknolojideki gelişmelerin devleti oluşturduğuna dair bir kanıt olmadığını ancak Cohen, sulama konusunun özel bir sorun olup hep gündemde olduğunu ya da tekrar tekrar canlandığını belirtmektedir. (Cohen 1993: 89-91)


Bununla birlikte Hazanov; Okyanusya'nın erken devletleri, toplumları özünde hala taşçağı aşamasındayken [neolitikteyken] eski Yakındoğu'nun devletleri, kalkolitik dönemde; Balkan Yarımadası'ndakiler tunççağında; Avrupa'nın geri kalan bölümlerinin ve Sahra altı Afrika'sının erken devletleri ise, demir çağında ortaya çıkmışlardı.” demektedir. (Hazanov 1993: 117) Ayrıca erken devletin uygarlık ile ilişkisi açısından; “Mezapotamya'nın en eski devletlerinin doğuşları sırasında bir yazılı dile ve kasabalara sahip olduğu doğrudur. Ama Afrika'nın ve Okyanusya'nın, ya da Avrasya bozkırlarının göçebelerinin bir çok erken devleti, doğdukları sırada bir yazılı dile sahip değildi. Ve yöneticilerinin karargahlarını kasaba sayma yoluna gitmedikçe, bunlardan birçoğunda kasabaların bulunmadığını söyleyebiliyoruz. İlkel (primitive) ya da erken (early) devlet, yazılı bir dili ve kasabaları olmaksızın ilkece düşünülemeyecek bir şey değildir.” diye belirtmektedir. (Hazanov 1993: 130)


Din konusunda, “Devlet öncesi toplumlarda, erk sistemi, dinsel inanç ve eylemlerle sıkı bir bağlantı içinde” olduğu, devletin, “kendi yetke sistemini, gücü herşeye yeten ve doğaüstü bir varlık biçiminde sunup, ona bir yasallık kazandırarak, yetke sistemini destekleyecek bir teoloji geliştir”diğini belirtir. (Cohen 1993: 92-5)


Ayrıca Cohen, “hiyerarşik denetim, hiyerarşinin yasallığını artıran ve sağlayacağı yararların önemini vurgulayan bir siyasal kültüre gereksinim yaratır. Bu nedenle, erken devletlerin, şaşmaz biçimde böyle bir ideolojik sistem yaratmalarına şaşmamak gerekir.” demektedir.



ERKEN DEVLET ARAŞTIRMASININ YAPISAL VERİLERİ


Yapılan araştırma projesinin yapısal sonuçları şöyledir.


  1. Örneklememizden erken devletler, birbirlerinden genellikle kesin olmayan çizgilerle ayrılmış coğrafi bölümlere bölünmüş belli bir toprak parçasına (ülkeye) sahiptirler. Bu toprak parçası üzerinde geçici olmaksızın (sürekli) oturan insanlar (birkaç kuraldışı örnek dışında) söz konusu devletlerin uyrukları ya da yurttaşları sayılıyorlardı (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:164)

  2. Erken devlet, bağımsız bir örgüttür (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:164-7)

  3. Erken devlet gelişmesinin belli bir aşamasında yalnızca, bir yönetsel merkeze (hükümet merkezine) sahipti [bunun kent olması gerekmezdi] (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:167-9)

  4. Tüm erken devletlerde ticaretle uğraşılmıştır (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:169)

  5. Erken devletlerde genellikle pazarlar bulunur (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:169)

  6. Erken devletlerde genellikle uzak ticaret ile uğraşıldığı görülür (anlamlılık derecesi % 99) (Claessen 1993:169-70)

  7. Ticaret ve pazarlar, erken devletin yöneticisi konumundaki hiyerarşik katmanı için bir gelir kaynağı oluşturur (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:170-2)

  8. Erken devletlerde genellikle tam zamanlı uzmanlar bulunur (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:172)

  9. Tarım erken devletlerde en ağır basan geçim biçimidir (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:172-3)

  10. Bir artının üretilmesi, erken devletlerin ekonomilerinin karakteristik özelliklerinden birini oluşturur (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:173-6)

  11. Tüm erken devletlerde bir egemen ile akrabaları ve bir aristokrasi bulunur (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:176)

  12. Erken devletlerde küçük mülk sahiplerinin varlığı, genellikle görülen bir durumdur (anlamlılık derecesi, % 99). (Claessen 1993:176)

  13. Erken devletlerde genellikle "toprak kiracıları" (tenants) bulunur (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:176-8)

  14. Erken devletlerin toplumsal tabakalaşması her zaman en azından iki tabakayı kapsar (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:178-82)

  15. [Erken devletlerde] yiyecek üretimine dolaysız katılma (çoğu, toplumsal statüler skalamızm alt basamaklarında sıralanmış bulunan) belli bazı toplumsal kategorilerle sınırlıdır. Öteki tüm kategoriler ise, yiyecek üretimiyle yalnızca dolaylı ilişkiler içindedirler (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:182)

  16. Satıcılar [tacirler] dışında tüm toplumsal kategoriler [erken] devlete [bazı] hizmetlerde bulunmak zorunluluğu altındadırlar (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:182-3)

  17. Tüm erken devletlerde vergi ödeme yükümlülüğü bulunur; ve çoğu örnekte aristokrasi de bu yükümlülüğü yerine getirmekle zorunlu tutulmuştur (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:183)

  18. Erken devletlerde üretim araçlarına, yani toprağa ulaşma yolları herkese eşit olarak açık değildir (anlamlılık derecesi 99). (Claessen 1993:183-4)

  19. Haraç-vergi (tribute) [erken devletlerde] egemenin ve aristokrasinin baş gelir kaynağıdır (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:184)

  20. [Erken devletlerde] küçük mülk sahiplerinin (smallholders) ve kiracı çiftçilerin (tenants) baş gelir kaynakları birincil (primary) üretimdir (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:185-7)

  21. Erken devletlerde genellikle, egemen ile (ya da yönetici grup ile) uyrukları arasındaki ilişkinin dayandırıldığı bir mitossal ant bulunur (anlamlılık derecesi, % 99). (Claessen 1993:187-8)

  22. [Erken devletlerde] egemenin temel karakteristik özelliği, onun kutsallık konumunda bulunmasıdır (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:188)

  23. [Erken devletlerde} egemenin, halkın üstüne yükseltilmiş durumu, soyağacı içindeki konumu ile açıklanır. Aristokrasi ise ayrıcalıklı durumunu genellikle egemenin soyu ile olan bağlantılarına dayandırır (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:188-91)

  24. [Erken devletlerde] egemen dinsel törenler yürütür (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:191-3)

  25. Egemen, erken devletlerin resmi yasa koyucusudur (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:193)

  26. Egemen, erken devletlerde başyargıç konumundadır (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:193)

  27. Erken devletlerde yasa koyma işine her zaman resmi olmayan etkilerin karıştığı görülür (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:193-6)

  28. Erken devletlerde egemen başkomutan olarak görülür (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:196)

  29. Erken devletlerde egemenin genellikle bir koruma birliği vardır (anlamlılık derecesi % 100).(Claessen 1993:196-8)

  30. Erken devletlerde egemenler, halka armağanlar dağıtır (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:198-9)

  31. Erken devletlerde egemen, yaptıkları hizmetler için halkına ödüllendirmelerde bulunur (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:199-200)

  32. Erken devletlerde egemen genellikle adaklar sunar (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:200)

  33. Hükümet hiyerarşisinin aşağı basamaklarındakilere de maaş ve ödüllendirme ödemelerinde bulunulması ve adaklar sunulup armağanlar verilmesi [erken devletlerde] genel bir uygulama olarak görünmektedir (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:200)

  34. Tüm erken devletlerde bir krallık saray meclisi (royal court) bulunur (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:200-4)

  35. Erken devletlerde egemenin akrabaları aristokrasi kategorisine girerler (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:204)

  36. [Erken devletlerde] yüksek makamda bulunma, bir kimsenin aristokrasiden sayılmasını sağlar (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:204-5)

  37. Erken devletlerde bazı klanların başkanları aristokrasi kategorisi içine girerler (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:205-6)

  38. Erken devletlerde aristokrasi, mertebe düzenine ve görülen işe göre içsel bir tabakalaşmaya uğramıştır (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:206-8)

  39. Erken devletlerde dinadamlığı {priesthood}ideolojik temeli destekler (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:208-10)

  40. Tüm erken devletlerde avamdan kimselerin vergi, haraç ödeme ya da benzeri zorunlu ödemelerde bulunma yükümlülüğü vardır (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:210-1)

  41. Erken devletlerde avamdan kimseler genellikle askerlik görevi görme yükümlülüğü altındadırlar (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:211-2)

  42. Erken devletlerde avamdan kimselerin, devlet, aristokrasi ve kamu görevlileri için kol hizmetlerinde bulunma yükümlülükleri vardır (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:212-3)

  43. Erken devletlerde bir yanda egemen ve ailesi, öte yanda avam halk bulunup, aralarında akrabalık ilişkisi bulunmaz (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:214-6)

  44. Tüm erken devletlerde, görevlerin ve yetkilerin devri, siyasal örgütlenişin ilkelerinden birini oluşturur (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:216-8)

  45. Erken devletlerde genellikle [yerel, bölgesel, ulusal düzeylerde olmak üzere] üç basamaklı bir kamu yönetimi aygıtı bulunur (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:218)

  46. Erken devletlerde genel görevlilerle daha çok bölgesel düzeylerde karşılaşılırken, bu tür görevlilerle, ondan daha az sıklıkta, ulusal veya yerel düzeylerde karşılaşılır (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:218-21)

  47. Erken devletlerde uzman kamu görevlileri genellikle kamu yönetimi aygıtının üst basamaklarında görülürler (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:221-6)

  48. Erken devletlerde saray meclisi üyeleri (courtiers) genellikle siyasal olaylar üzerinde etkili olmaktadırlar (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:226)

  49. Egemenin ailesinin üyeleri, tüm erken devletlerde, siyasal kararlar üzerinde etkili olurlar (anlamlılık derecesi % 100). (Claessen 1993:226-8)

  50. Din adamları, erken devletlerde karar alma üzerine bir etkiye sahiptirler (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:228-9)

  51. Erken devlette egemen, kendine bağımlılık ve vergi-haraç sağlamak için, tüm ülkesine gezilerde bulunur (anlamlılık derecesi % 99). (Claessen 1993:229-30)


Bu yapısal sonuçlar, “erken devletlerin, ... [çalışmanın başında varsayılan yedi karakteristik özelliğini] sağlam biçimde desteklemektedir. (Claessen 1993:235) Ayrıca yazarlar, emekleme evresinde, tipik ve geçiş evresi olarak tanımlanan ayrımlamayı da kullanışlı ve yararlı bulmaktadırlar. (Claessen 1993: 241)



SENTEZ



Skalnik, erken devletin işleyiş sürecini; kamu yönetsel alanda, Krader'ın yaklaşımını doğrulayarak aktarmaktadır. Krader; “devletin ajanları ortaya çıkınca, bunlar [hepsi de daha önce topluluklar içinde yürütülen] adalet dağıtımı-yönetimi, savaşın ve diplomasinin yürütülmesi gibi aynı görevleri üzerlerine aldılar. Devletin kurumları ve adamları (ajanları) artık hem devletin hem de tüm olarak toplumun çıkarlarını savunup, bu çıkarlar için savaşılar. Bu kendi içinde çelişkili bir ikili çıkardır; bir yanda toplumsal sınıfın temsilcisi olan ve içinde bu sınıfın çıkarlarının örgütlendirildiği devletin çıkarları vardır; öte yanda, toplumsal bütünün çıkarları.”4 (akt. Skalnik 1993: 254) Ayrıca aynı kitapta; 136. sayfa.


Erken devletin işleyiş sürecinde ekonomik alan özellikle vurgulanmaktadır. Skanik; “Gerçekten, erken devletlerin ekonomik temeli, devletin “asıl” öznel stratejilerinin, yani politikalarının yerleştirilmesinin bir koşulu görevini gördü.” demektedir. (Skalnik 1993:259) Bu durum hatırlatmak gerekirse Wright&Johnson'ın enformasyon sistemleri yaklaşımının ekonomi temelli bakış açısıyla örtüşmektedir. Wright&Johnson devletin oluşmasına ilişkin bir şey söylememiş oldukları için konu dışı bırakılıyordu oysaki devletle ilgili konunun bu kısımda ekonomi ile olan ilişkisinin önemi vurgulanmakta.


Erken devletlerin işleyiş sürecinde ideolojik işlev; “... devlet örgütü iki ya da daha fazla etnik grubu kapsayan bir şemsiye gibi görünürken, bazı durumlarda toplumsal bölünmenin etnik bölünme çizgilerini izlediği görüldü. Etnik bütünleşme sürecinin ancak bir bölümü erken devlet evresinde tamamlanabilmişti; ve erken devlet örneklemimize aldığımız devletlerin çoğunda, bir çok farklı etnik grubu bir arada tutan güç, devlet örgütünün gücünden başka bir şey değildi. Devlet hiyerarşisinin genellikle girdiği eğilim, toplumun bütünü içinde görülen herhangi bir etnik farklılıkla uğraşıp onu yenilgiye uğratmaktı.” (Skalnik 1993: 261) Yöneten ve yönetilen gruplar arasında ... bazı erken devletlerde yürürlükte olan devlet öncesi dinsel inançlara ... saygı gösterildi. Onların yönetici hiyerarşileri, bu tür inançları benimsediler ve böylece, boyun eğdirilen toplulukların din uzmanlarıyla yöneticiler arasında bir siyasal-dinsel düalizm, bir “ritüel pakt” doğdu. Yöneticiler daha sonra bu inançlar ile atalarının siyasal erkle ilişkili kültlerinin karışımından oluşan bir devlet dini geliştirdiler. ... , topluluklarının üyeleri de, egemenin tanrısal güçlere sahip olduğuna inanma yolunda eğitildiler.” (Skalnik 1993:262)


Skalnik bu bölümde şöyle bir not düşmektedir. “erken devletin “önemi” ile, onun toplumda ve tarihte oynadığı nesnel rolü anlatmak istedim. Elimizin altındaki veriler, erken devletin kökeni hakkında ileri sürülen tüm “tertip” (nifak) varsayımlarını reddetmemizi gerektiren nedenleri vermekte, öte yandan, elimize, insanlığın evriminde, ötekilerden ayrı bir sosyopolitik örgütleniş türü olarak erken devletin olabildiğince genel nitelikte karakteristik özelliklerini formülleştirme olasılığı bulunmaktadır. (Skalnik 1993: 275)


Claessen ve Skalnik'e göre erken devletin doğuşu; “daha önce varolan örgüt biçimlerinden yavaş yavaş geliştikleri yönündedir.” “Yavaş yavaş gelişme kavramı, bize, belirgin olmaktan oldukça uzak süreçleri gözönüne alarak düşünmemizi gerektiren nedenleri artırır.” Estellie Smith; “sosyokültürel örgütlenmenin basit biçimleri silinip yokolmamış, ya da ancak fosilleşmiş biçimde varlıklarını sürdürmüş olmakla birlikte, daha geniş bir ortakbiçimlenişin (konfigürasyonun) uzmanlaşmış parçaları durumuna gelecek biçimde uyarlanmışlardır.5 demektedir. (akt. Claessen&Skalnik 1993:281) Claessen ve Skalnik'e göre devlet öncesi düzey ile devlet düzeyi arasında kesin bir ayrım yapacak çizginin çekilmesinde bu formülasyon kullanılabilir. ( Claessen&Skalnik 1993:281)


Sonuç olarak erken devletin doğuşundan sorumlu etmenler Cohen'in daha önce alıntıladığımız karşılıklılık ve geri beslemeli çok nedenli süreç doğruluğuyla anılmakta (syf XXX) ve şu şekilde özetlenmektedir.


Tarihsel ilerleme yanısıra, bazı örneklerde karşılıklı olarak birbirlerine denk düşen etmenler takımının etkili oldukları anlaşılıyor. Söz konusu etmenler bir bir ortaya konup, herbirinin önemi tek tek araştırılabilir. Bunu yaparken gerçek tarihsel süreçte sıralarının değiştiğinin görüldüğünü, öte yandan her zaman tümünün mutlaka görülmesi zorunluluğunun bulunmadığını belirtmemiz gerekir. Söz konusu etmenler şunlardır:


  1. Nüfus Artışı ve nüfus baskısı

  2. Savaş, savaş tehlikesi ya da fethedilme tehdidi,, çapul akınları;

  3. Fetih;

  4. Üretimde artış ve toplumsal artıda, haraç-vergide, gönençte artışlar;

  5. İdeoloji ve yasallık kazandırma;

  6. Daha önce kurulmuş devletlerin etkisi. (Claessen&Skalnik 1993:285)


Erken devletin oluşmasının alt sınırı, yani emekleme evresinin başlangıcı tekrar vurgulamak gerekirse “bölünmeyi önleme gücü” ya da başka biçimiyle “ayrılmacı eğilimleri aşabilme” özelliği olarak saptanmaktadır. (Claessen&Skalnik 1993:295)

Erken devletin sonunu yani ergin devlete geçiş evresinin üst sınırı ise “devletin ideolojik temelleri, artık “bu” kavramlara dayanmaktan kurtulur kurtulmaz, erken devlet döneminin sona erdiğini düşünüyoruz.” biçimindedir. “Temel ideolojik kavramlar artık boş, anlamsız gelmeye başladığı zaman, son yakındır. Etkili bir yönetsel aygıt, bu gerçeği daha bir süre daha gizleyebilir; ama yeni kavramlara, yeni rasyonalizasyonlara, yani yeni bir toplum mitosuna duyulan gereksinim, gizlenemeyecek bir durum alır. Bu bakımdan düşülmesi gereken önemli bir not, devlet hiyerarşisinin gittikçe daha çok mülkiyete doğru yönelmesidir. Temel üretim aracı olarak toprak, bir özel mülk nesnesi olur ve devlet örgütü, üretim araçları üzerinde tekelci denetim kurmuş olmaları ile tanımlanan toplumsal sınıfın üyelerinin elinde bir araç durumuna düşer. Böylece “erken devlet” yerini “ergin devlet” örgütüne bırakmış olur.” (Claessen&Skalnik 1993:296-8)


Claesssen ve Skalnik, “erken devlet”i böylelikle en başta yaptıkları tanıma yakın bir anlamda sonlandırmaktadır.


Erken devlet, karmaşık ve en az iki temel tabakaya ya da yeni yetme iki toplumsal sınıfa bölünmüş toplumda, aralarındaki ilişkileri, birisinin siyasal tahakkümünün, ötekisinin vergi-haraç yükümlülüklerinin nitelediği, temelde karşılıklılık ilkesine dayanan bir ortak ideoloji ile yasallık kazandırılan bir yönetenler bir de yönetilenler sınıfına bölünmüş tabakalı bir toplumda, toplumsal ilişkilerin düzenlenmesi için oluşmuş merkezileşmiş bir sosyopolitik örgüttür.” (Claessen&Skalnik 1993:305)



DEĞERLENDİRME



Oldukça kapsamlı yapılmış bu proje, yapısal sonuçlar açısından oldukça tatmin edicidir. Bu tatminlik yalnızca embriyonik devlet açısından değil, ergin devlet denen biçim açısından da hem ironik hem de belirleyici görünmektedir. Burada kolaylık olması için tekrar aktarırsak Estellie Smith'in şefliklerden erken devlete geçerken ki durum için yaptığı formülasyon kanaatimce aynen erken devletten ergin devlete geçiş için de söz konusudur. Şöyle söylemekteydi. “sosyokültürel örgütlenmenin basit biçimleri silinip yokolmamış, ya da ancak fosilleşmiş biçimde varlıklarını sürdürmüş olmakla birlikte, daha geniş bir ortakbiçimlenişin (konfigürasyonun) uzmanlaşmış parçaları durumuna gelecek biçimde uyarlanmışlardır.6 (akt. Claessen&Skalnik 1993:281) Erken devlete ilişkin olgular ergin devletlerde de pekala gözlemlenebilmektedir. Demek ki evrimci bakış açısıyla, ergin denilen devlet, “yetişkin” ya da “yaşlı” devletin başlangıç ve bozuk bir safhası olarak gözlemlenebilir, ya da evrimciliği fazla abartmadan bu çalışmanın bir adı da “devlet”tir.

Aralarda vurgulandığı haliyle bu yaklaşım Marksist bakış açısıyla söylem yönünden değil niteliksel yönden ayrılmaktadır. Bununla birlikte Engels'in belirttiği haliyle “Devlet... önsüzden (ezelden) beri varolagelmiş bir şey değildir. Onsuz yapabilen, devlet kavramından ya da devlet erkinden habersiz toplumlar gelip geçmiştir.” (akt. Claessen&Skalnik 1993: 5) Çalışmanın içinde vurgulandığı haliyle “nifak” kuramı olarak ele alınan Marksist yaklaşım belki de bu sebeple, daha da eski, yani devletle hiçbir ilişiğin olmadığı toplumları incelemeye yönelmiştir. Akal'ın aktardığı haliyle; “Kaldı ki bazı düşünürler, dış koşullardan soyutlanıp, tabii bir ortamda korunabilen toplumların, her türlü değişimi reddeden bir sosyal mantık ürettiklerini ileri sürerler: Clastres'in üretime ya da devlete karşı toplumu gibi...” (Akal 1995:25) Clastres bu nitelik farkına vurguyu özellikle şiddet ve savaşın nasıl kavranıldığı ve nasıl kavranılması gerektiği üzerinden yapmaktadır. “Son yirmi-otuz yıldır ilkel toplumları betimlemeye, onların işleyişini anlamaya yönelen zengin etnografik yazını düşünelim: bu incelemelerin bizi inandırmaya çalıştığı şey, sık rastlanmamakla birlikte, şiddet söz konusu olduğunda bile bu toplumların şiddeti denetlemek, düzenlemek, ayinleştirmek, kısacası yok etmeseler de azaltmak için büyük bir çaba gösterdikleridir. Şiddet üzerinde duruluyor, ama daha çok ilkel toplumlarda uyandırdığı korkuyu göstermek, bunların sonunda şiddete karşı toplumlar olduklarını göstermek için.” (Clastres 1992: 172) Clastres Marksist olduğunu söyleyenleri eleştirmekte (Clastres 1992: 157-719 bir bakıma da Marksist bakış açısını derinleştirmektedir. Bu anlamda “erken devlet” isimli, çoğunlukla yapısal olan çalışma Malinowski'den bildiğimiz “onun dünyasını onun görüşü ile kavramak” (Akt. Bock 2001:311) yönünden muhakkak-zaten eksik kalmaktadır. Kanaatimce marksist antropoloji bu boşlukla ilgilenmekte, niteliksel farkı derinleştirmeye ve böylelikle “nifak”ın nerede olduğunu saptamaya çalışmaktadır.


















KAYNAKLAR





AKAL,Cemal Baki. Yasa ve Kılıç, İstanbul, Engin Yayıncılık,1995



BOCK, Philip K. İnsan Davranışının Kültürel Temelleri, (Çev. Serpil Altuntek), Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 2001



CLAESSEN, Henri J. M.- SKALNİK, Peter. Erken Devlet, (Çev. Alaeddin Şenel), Ankara, İmge Yayınları, 1993



CLASTRES, Pierre. Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu – Siyasal Antropoloji Araştırmaları, (Çev. Alev Türker- Mehmet Sert), İstanbul, Ayrıntı Yayınları,1992





1Köşeli parantez içindekiler çevirmenin notları.

2{} biçimindeki parantez benim notlarım. R. Kaya

3Vurgulamalar yazara ait.

4Köşeli parantez içindekiler Peter Skalnik'e ait.

5Vurgulamalar Claessen ve Skalnik'e ait.

6Vurgulamalar Claessen ve Skalnik'e ait.